BÖLÜM 11: KADİM OLANA VEDA
Yazar: A. Ela 🌙

Sabahın ışığı otelin kahvaltı salonuna sızarken, Hatay’daki son kahvaltımız masamızı aydınlatıyordu. Pencereden dışarı bakınca, şehrin sabah sessizliği sanki vedalaşmamızı kolaylaştırıyordu; sokaklar hâlâ uyanıyordu, ama biz biliyorduk ki birkaç saat içinde İstanbul’a dönmüş olacağız. Kahvaltı tabaklarımızda zeytinler, peynirler, taze ekmekler ve yöresel reçeller vardı; yanlarında sıcak çay fincanlarımızdan çıkan buhar, son bir kez Hatay’ın kokusunu dolduruyordu salonun içine. Karan, masada otururken bana bakıyor ama aynı zamanda gözleri tabaklara da kayıyordu. Sessizliği bir anlık kırmak için, “Burası, sanki tatilin her anını biraz daha değerli kılıyor,” dedi. Gülümseyerek karşılık verdim: “Evet… Son kahvaltı… Bu sabah her şey daha ağır, daha kıymetli gibi.” Bir yudum çay aldım, Karan da fincanını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde aramızda hafif bir gerginlik ve sessiz bir hüzün vardı. Kahvaltı boyunca küçük sohbetler ettik; Hatay’daki gezilerimizi, gördüğümüz yerleri, tatilin sürprizlerini hatırladık. Ama her kelime, İstanbul’a dönme gerçeğiyle bir parça tuhaf bir hüzün taşıyordu. Ben reçelden bir kaşık aldım, “Hatay’ın reçelleri… İstanbul’a götürebilsek keşke,” dedim hafifçe gülerek ama içimde bir sızıyla. Karan kaşlarını kaldırdı ve hafif bir tebessümle: “Seninle bu tatili paylaşmak başka bir şehirde olsak da bu anı hatırlayacağız,” dedi. Masadaki sessizlik bir süre devam etti. Kahvaltının tadı, Hatay’ın sabahının kokusu, Karan’ın yanında olmanın huzuru… Hepsi bir arada, ama biraz buruk bir şekilde. İçimde, bu tatilin son anlarını hazmetmeye çalışırken, aramızdaki gizli gerginlik ve duygular da hafifçe yankılanıyordu. Son yudum çayımı alıp fincanı masaya bıraktım. Gözlerimi tekrar Karan’a çevirdim; sessiz bir onaylama, son bir bakış ve birlikte bu şehri ardımızda bırakmaya hazırlanmamız gerektiğini hissettik. Sabah Antakya’nın üstüne ince bir sis tabakası çökmüştü. Asi Nehri kıyısındaki ağaçlar gri bir örtünün arkasında siluet gibi görünüyordu. Arabanın camına vuran damlalar yavaşça süzülürken, içimde tuhaf bir dinginlik vardı. Karan direksiyona sessizce odaklanmış, radyoda çalan eski bir Türk sanat müziği parçası eşliğinde yolu izliyordu. Ne o konuştu ne ben. Ama ikimiz de biliyorduk; bu sessizlik, aramızdaki sözcüklerden daha çok şey söylüyordu. -Bugün son gün, dedim sonunda, sesi yumuşak bir tebessümle kırarak. Karan başını hafifçe bana çevirdi. “Evet. Ama bazı şehirler, insanı öyle bir yerinden yakalar ki, gitmek bir tür ihanete dönüşür.” -Belki de sadece veda etmek istemiyoruz. Henüz değil. Yol, sabah ışığıyla birlikte açılıyordu. Zeytinlikler, narenciye bahçeleri, küçük köy evleri… Her şey tanıdık ve huzurluydu. Birkaç saatlik yolculuğun ardından, denizin kokusu kendini hissettirmeye başladı. Payas’a vardığımızda, tarih kokusu havaya karışmıştı. İlk durağımız Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi oldu. Geniş kemerleri, taş duvarları ve görkemli kubbesiyle karşımızda bir tarih dersi gibi duruyordu. Karan arabadan inerken, gözleri yapının her detayına kaydı. “1574,” dedi kendi kendine. -II. Selim tahta, Sokullu Paşa ise hâlâ Osmanlı’nın aklı gibiydi. Bu külliyeyi, Mimar Sinan inşa etmişti. Belli zaten denge, sadelik, orantı hepsi bir matematik gibi.” Avluya adım attık. Taş zeminden yansıyan sabah ışığı gözlerimi aldı. Çeşmenin kenarında birkaç yaşlı adam oturmuş, sessizce sohbet ediyordu. Avlunun merkezindeki su sesi, zamandan bağımsız bir ritim gibiydi. -Elini şu taşa koy, dedi Karan. “Sinan’ın taşları konuşur. Burada sadece bir yapı değil, bir düşünce inşa edilmiş.” Elimi duvara koydum. Taşın soğukluğu parmak uçlarımda dolaştı, sanki yüzyılların nabzı atıyordu orada. -Taş gerçekten sessiz değildir. Yeterince dikkatli dinlersen, bir şeyler fısıldar. Karan bana döndü, bakışlarında hem merak hem de alttan akan bir sıcaklık vardı. -Ve sen dinliyorsun. -İşim bu. Ama bazen insanlar kadar zor anlaşılıyorlar. -Bazı insanlar da taşlar kadar eski. Külliyenin iç kısımlarında dolaşırken Karan anlatmaya devam etti. -Burası, Osmanlı’nın do…