BÖLÜM 10: KADİM
Yazar: A. Ela 🌙

Gözlerimi açtığımda gri bir sabah ışığı perdenin kenarından sızıyordu. O an nerede olduğumu hatırlamam birkaç saniyemi aldı. Otel… Hatay… dün gece. Derin bir nefes aldım. Yorganın üzerinde, başucumdaki su bardağına uzandım. Boğazım kuruydu, kalbim ise tuhaf bir ritimde atıyordu. Rüyam hâlâ zihnimin kıyısında parlıyordu; alevlerden doğan bir kuş… kanatlarını açtığında gökyüzü bile yanıyordu sanki. Ve o tahtta oturan kadın… soğuk ama güzel bir yüz, mavi gözler, dudaklarında yarım bir tebessüm. “Vakit geldi,” demişti bana. Sesini hatırladıkça tüylerim diken diken oldu. Vakit geldi. Ne vakti? Gözlerimi ovuşturup doğruldum. Başımın içinde tuhaf bir uğultu vardı. Bir rüyaydı belki, ama içimde bıraktığı his, bir rüyadan daha fazlasıydı. Sonra dün geceyi hatırladım. Karan’ın beni odaya taşıdığı anı, ellerinin sıcaklığını, yüzündeki o kaygılı ifadeyi. Ateşim çıkmıştı, belli ki fark etmişti. O anın bulanıklığı içinde bile bana bir güven duygusu vermişti. Yine de şimdi düşündükçe yüzümde bir sıcaklık hissettim. “Sadece yardım etti, o kadar. Abartma Anka.” Aynaya gidip saçlarımı tararken burnuma hafif bir vanilya kokusu geldi. Kendimle istemsizce gülümsedim. -Bu koku, demek ki dün geceyi de atlatmış, dedim kendi kendime. Üzerime sade bir elbise giydim, ince bir hırka aldım. Bugün Hatay’daki ikinci gündü. Asi Nehri, Uzun Çarşı, belki Hıdırbey Köyü… dün gördüklerimizden sonra bu şehrin her köşesini görmek istiyordum. Ama içimde bir ağırlık vardı, rüyanın gölgesi hâlâ peşimi bırakmamıştı. Kapıyı açtığımda koridorun ucunda Karan’ı gördüm. Elinde kahve kupası, duvara yaslanmış, bir noktaya dalmıştı. Yüzü biraz solgundu. Birkaç saniye sadece onu izledim. Sabah ışığında yüz hatları daha yumuşak görünüyordu ama bakışlarında geceden kalma bir yorgunluk vardı. Yaklaştım. Beni fark ettiğinde başını kaldırdı. -Günaydın, dedi, sesi düşük ama sakindi. -Günaydın, dedim ben de sonra duraksadım. “Pek iyi görünmüyorsun.” -Sadece kötü bir geceydi. Ya sen? Daha iyisin umarım. -Evet, dedim, emin olmadan. “Ama garip bir rüya gördüm. Alevlerden bir kuş, bir kadın ve… bana ‘vakit geldi’ dedi.” Karan’ın yüzündeki ifade bir an dondu. Fark ettim. O küçük, kısa bir an… göz bebeklerinde bir titreme, sonra hızlıca toparlandı. -Rüya işte, dedi, kahvesinden bir yudum alırken. “Bazen beyin fazla çalışıyor.” -Sen de mi rüya gördün? dedim, gözlerimi kısarak. Bir saniyelik sessizlik oldu, sonra başını iki yana salladı. -Hayır, sadece huzursuz bir geceydi. Yalan söylediğini hissettim ama ısrar etmedim. Bazen bir şeyleri söylememek, söylemekten daha fazla şey anlatırdı. O da bunu seçmişti belli ki. Derin bir nefes aldım, gülümsedim. -Hadi kahvaltıya inelim. Bugün çok yer gezeceğiz. Enerji toplamak lazım. Karan başını salladı, gülümsemeye çalıştı ama gözlerindeki o düşünceli ifade kaybolmadı. Yan yana yürüdük, otelin koridorundan geçerken sessizliğin içinde garip bir huzur vardı. Adımlarımız birbirine denk düşüyordu. Asansör kapısında durduk. Ben düğmeye bastım, oysa o ellerini cebine koymuş, bana bakıyordu. Ne düşündüğünü bilmiyordum ama o bakışın ağırlığını hissettim. Belki rüyada başlayan bir şey, şimdi kelimelere dökülmeden aramızda sessizce büyüyordu. Asansör kapısı açıldığında içimden şu cümle geçti: Belki de vakit gerçekten gelmiştir. Kahvaltı salonuna indiğimizde taze demlenmiş çayın buğusu, sıcak simit kokusuna karışıyordu. Otelin camlarından süzülen sabah ışığı, masadaki nar tanelerini parlatıyordu. Ben pencere kenarındaki masaya geçtim, Karan hemen karşıma oturdu. Gözleri kahvesine odaklıydı ama aslında bambaşka bir şey düşünüyordu, eminim. Sessizliği ben bozdum. -Bugün biraz daha kuzeye gidelim mi? Saint Pierre Kilisesi’yle başlarız. Sonra İskenderun tarafına geçeriz. Deniz havası iyi gelir. Karan başını kaldırdı, gülümsemeden önce bir an bana baktı. -Olur. Ama beni haritada kaybetmeyeceğine söz ver. Gözlerimi devirdim. “Ben arkeoloğum, kaybolmam. Sadece yön değiştiririm. Karan kısa bir kahkaha attı. “Bu cümle, senin hayat felsefeni de açıklıyor olabilir.” Bir an…