2. Bölüm ( BiR KARANFİLİN HATIRI
Yazar: Handan Taş

Genç kızın sesi yağmurun ince şırıltısına karışıp Ömer Bey'in kulağına eriştiğinde, vakur hekim bir an olduğu yerde kaldı. Nedenini kendisi de anlayamadı. Zira ömrü boyunca nice hanımefendi görmüş, nice insanla tanışmıştı. Lâkin karşısındaki genç kızın mahzun bakışlarında tarif edemediği bir şey vardı. Belki gözlerinin derinliğindeki hüzün... Belki de yağmur altında dimdik duruşu... Ömer Bey farkına varmadan genç kızı süzdü. Siyah saçlarının üzerine düşen yağmur damlaları inci taneleri gibi parlıyor, ince yüzü ise soğuğun tesiriyle hafifçe pembeleşiyordu. Kalbinin içinde garip bir sıcaklık dolaştı. Fakat bu hissi belli etmedi. Her zamanki ciddi ve ölçülü tavrını muhafaza ederek şapkasını hafifçe kaldırdı. — Madam... dedi nazik bir eda ile. Sonra etrafa göz gezdirdi. Meydan neredeyse tenhalaşmıştı. Akşamın karanlığı yavaş yavaş şehrin üzerine çökmekteydi. — Gecenin bu vaktinde, şu yağmur altında hâlâ çalışıyor musunuz? Fidan, karşısındaki beyefendiye dikkatle baktı. Onu daha evvel hiç görmemişti. Üzerindeki kıyafetlerden ve konuşmasındaki letafetten hali vakti yerinde biri olduğu anlaşılıyordu. Lâkin genç kız yabancı insanlara karşı daima mesafeli davranmaya alışmıştı. Bakışlarını bir an yere indirdi. Sonra sakin bir sesle cevap verdi. — Çalışmak mecburiyetindeyim efendim. Ömer Bey kaşlarını hafifçe çattı. — Bu havada müşteri bulmak müşkül olsa gerektir. Fidan'ın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Fakat bu tebessüm gözlerine ulaşmadı. — Her günün nasibi ayrıdır beyefendi. Bugün az olur, yarın çok olur. Rızkı veren Cenab-ı Hak'tır. Ömer Bey genç kızın sözlerini dikkatle dinledi. Sesinde ne şikâyet vardı ne de sitem... Yalnızca yorgunluk... Ve derinlerde saklanan bir keder... — Aileniz endişe etmez mi? diye sordu istemsizce. Fidan'ın bakışları bir an uzaklara kaydı. Yağmur damlaları kaldırım taşlarına düşüyor, uzaktan bir vapurun düdüğü işitiliyordu. Genç kız birkaç saniye sustu. Sonra yeniden Ömer Bey'e baktı. — Herkesin hayatta taşıdığı birtakım mesuliyetleri vardır efendim. Bu kadar söylemekle iktifa etti. Ne Murat'tan bahsetti... Ne evindeki sıkıntılardan... Ne de her gece yatağa aç girdiği zamanlardan... Çünkü insan bazı yaralarını yabancılara açamazdı. Ömer Bey ise bu cevabın ardında gizlenen hüznü sezmişti. Lâkin daha fazla sual sormanın münasip olmayacağını düşündü. Aralarında kısa bir sessizlik hâsıl oldu. Rüzgâr genç kızın saçlarını hafifçe savurdu. Fidan üşüyen ellerini birbirine sürttü. Bu küçük hareket Ömer Bey'in gözünden kaçmadı. O an, kalbinin içinde yeniden o tuhaf sıcaklık peyda oldu. Sanki karşısındaki genç kızın üşümesi onu da rahatsız etmişti. Fakat bunun sebebini kendisi de izah edemiyordu. Bakışlarını çiçek sepetine çevirdi. Sonra genç kıza döndü. — Öyleyse nasibimize düşen çiçeği görmek isteriz, madam... Dediği anda, kader ikisinin de farkında olmadığı ince bir düğümü sessizce atmaya başlamıştı. Fidan, Hekim Ömer Bey'in sözleri üzerine sepetine baktı. Yağmur damlaları çiçeklerin yapraklarına düşmüş, kırmızı karanfillerin üzerine billur taneleri gibi dizilmişti. İnce parmaklarını uzatıp sepetin içinden en taze görünen karanfili aldı. Kırmızı yaprakları yağmurun tesiriyle daha da canlı görünüyordu. Fidan çiçeği iki eliyle tutarak Ömer Bey'e uzattı. — Buyurunuz efendim. Ömer Bey çiçeği aldı. Lâkin nazarı çiçekten ziyade onu uzatan ellerde kaldı. Genç kızın parmakları soğuktan kızarmıştı. Elleri hafifçe titriyordu. Fidan bunu gizlemeye çalışıyor, fakat muvaffak olamıyordu. Ömer Bey'in kaşları istemsizce çatıldı. — Pek üşümüşsünüz. Fidan mahcup bir tebessüm etti. — Mühim değildir efendim. — Mühim değildir mi? Ömer Bey'in sesi fark edilmeyecek kadar yumuşamıştı. — Şu havada saatlerdir ayakta duruyorsunuz. Fidan cevap vermedi. Zira alışmıştı. Soğuğa da... Yağmura da... Yalnızlığa da... Ömer Bey birkaç saniye sustu. Sonra hiç düşünmeden omuzlarındaki siyah paltosunu çıkardı. Fidan ne olduğunu anlayamadan paltoyu ona uzattı. Genç kız şaşkınlıkla gözlerini kaldırdı. — Beyefendi... — Alınız. — Olmaz e…