1.Bölüm (GİRDAPTA İKİ HAYAT)
Yazar: Handan Taş

İstanbul... 1932 Yağmurun ince ince semadan süzüldüğü bir güz sabahıydı. Islak taş kaldırımlar, gece boyunca yağan yağmurun ardından billur gibi parlıyor; eski ahşap konakların pencerelerinden yükselen sarı ışıklar, sisli havanın içinde birer kandil misali titreşiyordu. Dar sokaklardan geçen faytonların tekerlek sesleri, uzaktan duyulan vapur düdüklerine karışıyor; simitçilerin, sütçülerin ve seyyar satıcıların nidaları şehrin sabah sessizliğini usulca bozuyordu. Islak toprağın, denizin tuzlu kokusunun ve taze demlenmiş kahvenin rayihası İstanbul'un sokaklarına sinmişti. Bu kadim şehir, her köşe başında ayrı bir hikâye saklardı. Kimi zaman bir ayrılığı, kimi zaman bir kavuşmayı... Kimi vakit de yıllar boyu unutulamayacak bir sevdayı... İşte böyle bir sabah vakti, siyah bir fayton ağır ağır hastanenin önünde durdu. Faytonun kapısı açıldığında evvela siyah rugan ayakkabılar göründü. Ardından uzun boylu, vakur duruşlu genç bir beyefendi indi. Bu zat, Hekim Ömer Bey'di. Yirmi sekiz yaşında olmasına rağmen yüzünde olgun bir adamın ciddiyeti vardı. Uzun boyu, geniş omuzları ve düzgün endamı ile girdiği her yerde dikkat çekerdi. Koyu kestane saçları yağmurun nemiyle hafifçe dalgalanıyor, alnına düşen birkaç tel ona sert görünüşünün aksine genç bir ifade katıyordu. Ela gözleri derin ve sakindi. İnsan o gözlere baktığında sanki söyleyemediği bütün sırlarını anlatmak isterdi. Keskin çehresi, düzgün burnu ve belirgin çene hattı ona heybetli bir görünüş veriyordu. Sesiyse pek başkaydı. Ne fazla yüksek ne de fazla alçak... İnsan işittiğinde kendisini emniyette hissederdi. Kelimeleri ağır ağır ve tane tane söyler, karşısındaki kim olursa olsun hürmet göstermeyi ihmal etmezdi. Üzerinde koyu renk bir pardösü, başında siyah fötr şapkası vardı. Yanından geçenler fark etmese de daima temiz sabun, tütün ve hafif limon kolonyası kokardı. Bu koku, onu tanıyanların zihninde Ömer Bey ile özdeşleşmişti. Ömer Bey, İstanbul'un en varlıklı ailelerinden birinin tek evladıydı. Babası Mustafa Ali Bey, ticaret âleminde nam salmış, sert mizacı ve keskin hükümleriyle tanınan bir zattı. Sözü kanun kabul edilir, karşısında pek az kimse itiraz etmeye cesaret ederdi. Annesi Zerrin Hanım ise bambaşka bir yaradılıştaydı. Nazik, zarif ve merhamet sahibi bir hanımefendiydi. Gençliğinde gönlü şiirlere ve musikiye meyletmişse de yıllar içinde eşinin sert mizacı altında susmayı öğrenmişti. Yüzünden eksik olmayan mahzun tebessümü, kalbinde taşıdığı yalnızlığın sessiz bir nişanesiydi. Ömer Bey, çocukluğunu İstanbul'un Boğaz'a nazır büyük konağında geçirmişti. Lakin servetin ve ihtişamın içinde büyüse de gönlünü kibirden muhafaza etmeyi bilmişti. Belki de bu sebeple insanlar ona yalnızca bir hekim olarak değil, dertlerini dinleyen bir dost olarak da hürmet ederlerdi. O sabah henüz bilmiyordu... Yağmurun altında başlayacak bir tesadüfün, bütün ömrünü değiştireceğini... Ve bir gün, kalbinde sakladığı en büyük sevdayı, sararmış bir mektubun satırlarına emanet edeceğini... Hekim Ömer bey, faytondan indikten sonra pardösüsünün yakasını hafifçe kaldırdı. Sonbaharın serin rüzgârı yağmur damlalarını sokak boyunca savuruyor, Boğaz'dan gelen nemli hava insanın içine işliyordu. Hastanenin mermer basamaklarını ağır adımlarla çıkarken kapıda bekleyen hademe hemen doğruldu. — Günaydın Hekim Bey, dedi hürmetle. Ömer Bey başını hafifçe eğdi. — Sana da hayırlı sabahlar evlat. Koridorlar henüz sakindi. Beyaz duvarlara vuran sabah ışığı içeriyi loş bir aydınlığa bürümüş, geceden kalan sessizlik henüz tamamen dağılmamıştı. Ömer Bey odasına geçerken birkaç hasta yakını ayağa kalkıp kendisini selamladı. O ise her zamanki vakarıyla mukabele etti. Zira ona göre bir hekimin vazifesi yalnız hastalığı tedavi etmek değildi; bazen bir çift güzel söz de ilâç kadar kıymetliydi. O sırada İstanbul'un başka bir köşesinde... Dar ve mütevazı bir evin penceresinden yağmur damlaları süzülüyordu. Küçük odanın içinde genç bir kız, eski bir sandığın önünde diz çökmüş, elindeki yıpranmış hırkayı itinayla katlıyord…