BÖLÜM 2
Yazar: birkaleminizi_

Uyku, Deniz’i ağır bir sis gibi sardı. Yatak, bedenini taşıyan bir zemin olmaktan çıkmış, onu derinlere doğru çeken görünmez bir boşluğa dönüşmüştü. Zihninde o son cümle hâlâ yankılanıyordu: “Belki de bu sadece bir tesadüftür. Yarın uyanınca her şey farklı görünecek.” Ama uyanmak yoktu. Gözlerini açtığında kendini kütüphanede buldu. Yalnızca birkaç saat önce ders çalıştığı, kitap raflarının arasında dolaştığı o kütüphane… Ama bir şey yanlıştı. Çok yanlıştı. Ne duvar vardı ne de pencere. Raflar sonsuz bir boşluğa uzanıyordu. Her rafın üzerinde aynı kitap diziliyordu: siyah kapaklı, üzerinde hiçbir başlık bulunmayan defterler. Kalbi hızlandı. İçinden “rüya bu, sadece rüya,” diye geçirdi. Ama rüyaların bu kadar ağır, bu kadar gerçek hissettirdiğini hatırlamıyordu. Adımlarının sesi yankılandı. Kütüphanede kimse yoktu, ama sanki biri onun adımlarını takip ediyordu. Döndü, kimseyi göremedi. Yeniden yürümeye başladığında, raflardan bir tanesinin önünde durdu. O anda defterlerden biri kendi kendine aşağıya düştü. Deniz eğildi. Kapak açıldı. Sayfalardan biri, kendi kendine kıpırdamaya başladı ve siyah mürekkeple yazılmış satırlar gözlerinin önüne çıktı: “Bu gece, Deniz Arslan defterin içine hapsolacak. Gerçek ile hayali ayırt edemeyecek. Ve her şey, sadece başlangıç olacak.” Ellerinden buz gibi bir soğukluk geçti. Sayfalar hızla çevrilmeye başladı. Satırlar, Deniz’in gözlerinin önünde belirdi, sonra silindi. Kimi satırlar kendi hayatından kesitlerdi: çocukluğu, babasıyla tartışmaları, Ankara’ya ilk geldiği gün… Kimi satırlar ise hiç yaşamadığı anılardı: karanlık bir koridor, adını bilmediği bir kadın, bileklerinde zincirler… “Yeter!” diye bağırdı. Defteri kapatmak istedi, ama sayfalar kapanmadı. Parmakları titreyerek kapağına bastı, yine de kapanmadı. Sonra, uğursuz bir ses yankılandı. Nereden geldiği belli olmayan, hem çok uzaktan hem de kulağının dibinden fısıldar gibi: “Sen seçildin, Deniz…” Donup kaldı. Sesin sahibini göremedi. Rafların arasından bir gölge süzüldü. İnsan siluetine benziyordu, ama yüzü yoktu. Yaklaştıkça gövdesi sayfalardan oluşuyormuş gibi kıpırdıyordu. Deniz geri adım attı. Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. “Bu bir kabus,” dedi kendi kendine. “Uyanacağım. Uyanmalıyım.” Ama gölge daha da yaklaştı. Önünde yere düşen defteri işaret etti. Satırlar yeniden belirdi: “Kaçış yok. Defter açıldığında, hikâye başlamıştır.” Nasıl sizce?