Bölüm | 4
Yazar: Ayşenur.

Kıraç, Talihim Yok Bahtım Kara 'KARA BAHT' Harelerinin yansımasında kendimi net bir şekilde görürken dudaklarımı yavaşça ıslattım ve bakışlarının bir saniye oraya kaymasına sebep oldum. Bir hareketiyle yanaklarım ısınsa da kendimden emin görünmeye çalıştım. "Adana'nın bana göre olduğunu söylemiştin." Cesarete bulanmış sesimi ben bile tanımazken kirpikleri titredi ve adem elması yavaşça yerinden oynadı. "Ben de geldim." Gözlerini kırpıp tekrar araladığında odadaki sessizlik sayesinde atan kalbimin sesini duyabiliyordum; fakat onun duymamasını diliyordum. Kapkara gözleri, çenemden gözlerime kadar tekrar incelediğinde tuttuğu bileğim neredeyse alev alacak gibiydi. "O zamanlar," Kalın sesi kulaklarımı doldururken damarlarım yeniden karıncalanıyor, terliyordum. "Şartlar çok farklıydı." Bileğimi tutan parmakları gevşediğinde oyalanmadan çektim. Belimi dikleştirip ona üsten bakarken o da bana alttan alttan bakıyordu. "Şimdi buradayım. Dört duvar arasında." dedi, neredeyse zar zor işittiğim bir ses seviyesinde. "Benden korkman gerekir." Az önce korkutmak için çabalarken şimdi korkmamı istemiyormuş gibi gözlerime bakıyordu. Dilimin ucunu defalarca kez kuruyan dudaklarımda gezdirip kısaca etrafa baktım. O bana böyle söylediği için onun neden burada olduğunu daha çok merak ettim ve içimde ona bu soruyu soracak cesareti bulmaya başladım. "Boynuna ne oldu?" Gözlerim tekrar onu bulduğunda anlamayarak ona baktım. Bunun üzerine sessizce gözleriyle boynumu işaret etti ve bir anda elimi yarama bastırmama sebep oldu. Merakla cevabımı bekliyor gibi bir hali vardı. Açıkçası buna şaşırmıştım. Çünkü beni her ne kadar hatırlasa da geldiğimden beri konuşmaya isteksizdi. Parmaklarım yaramı aheste aheste okşarken az önceki gibi karşısına oturdum. Şimdi buraya ilk geldiğim an olduğu gibi bir tedirginlik hissedemiyordum. "Kestim." Kaşları şaşırdığını belli edercesine havalandı. "Sen?" "Evet, ben." dedim, zoraki bir tebessümle. "Mecbur kalınca..." Kalkan kaşları tekrar indiğinde gözleri bu defa bana bakarken kısılmıştı. "İkimizin hayatı da epey bir değişmiş. Büyüdükçe dertlerimiz çoğalmış..." "Sekiz yılda." Tarihi bile bu kadar net hatırlaması beni şaşırtsa da mimiklerime yansıtmamaya çalıştım ve tıpkı onun bana sorduğu gibi ben de ona, "Yüzüne ne oldu?" diye sordum. Bir yandan da gözlerim yaralarını talan ediyordu. Cihan sorduğum soruya cevap vermek yerine sandalyesinde geriye yaslandı. Kollarını göğsünün üzerinde bağlayıp, sekiz yıl önce gözlerinde gösterdiği muzip tavır yerine vakur bir tavırla bana baktı. Üzerine kesinlikle bir ağırlık gelmişti. "Boynuna ne olduğunu açıklarsan belki ben de yüzümün sebebini açıklarım." Kaşlarım hayretle kalktı. İnce sızı boynumdaki yarada yayılırken bedenim o gün yaşadığım gerilimi tekrar hissetti. Yüzümün nasıl bir ifade aldığından emin değildim; fakat Cihan bana sorusuna pişman olmuş gibi bakmaya başlamıştı. Tekrar rahatsızca sırtını sandalyesinden ayırıp, "Tuvalette sıkıştırdılar." dedi, sorumun cevabını beklemeden. "Onlar benim kadar görüşe çıkamıyorlar. Haklı olarak hırslanıyorlar." Sıkıştırdılar diye ifade ederken kim bilir kaç kişi tek bir adamı dövmeye kalkışmıştı. Bana açıkladığı için yavaşça başımı sallayıp, "Anladım." dedim fısıltıyla. Sesim içime kaçmıştı sanki ama o duyuyordu. Hüzünle şekil alan kaşlarıyla ağzından çıkan sessiz anlaşılmayan mırıltıyla kendine küfrettiğini düşündürdü bana. "Hale." Sekiz yıl sonra ilk kez adımı söylediğinde elimde olmadan sertçe yutkundum."Annemlere söyleme olur mu?" Eliyle yüzünü gösterdi. "Yani bu halimi." "Söylemem." dedim, aynı zamanda başımı sallayıp. "Ama hemen geçmeyecektir. Merhem veriyorlar mı?" "Hallettiririm." diyerek beni geçiştirdi ve ellerini masanın üzerinde birbirine kenetleyip göğüs kafesini düz kenara yasladı. "Hale." Bir kez daha adımı söylediğinde neredeyse bunu yapmamasını söyleyecektim. Çünkü bunu yaptıkça yüreğim sanki bir at oluveriyor ve şaha kalkıyordu. "Buraya... Adana'ya..." Masanın izin verdiği kadar bana yaklaştı. "Geldiğin zaman karşında görece…