3.Bölüm
Yazar: Eslem

Arkadaşlık nedir sizin için? Sığındığınız bir çatı mı yoksa dertleştiğiniz bir kapı mı? Belki de ikisi de değildir, belki sadece yanınızda biri varken susabilmek, o sessizliği paylaşabilmektir… ama işte, her hangi bir cevabınız varsa, cidden şanslısınız demektir. Benim yok. Çünkü arkadaşım yok. Olmayınca da bu sorunun bir anlamı kalmıyor zaten, nasıl tanımlayacaksın ki elinde olmayan bir şeyi? Hayatımda sevgi, saygı, yardımseverlik falan… bu tarz süslü duyguları en son on dört yıl önce hissettim; o da yaşadığım adada, insanlar katledilmeden hemen önceydi, yani evet, bir zamanlar hissedebiliyordum. Şimdi ise içimde dolaşan şeyler çok daha basit ve çok daha kirli: kin, çaresizlik, hüzün… bir de arada bir gelip giden, ne yapacağını bilemeyen saçma bir heyecan. O patlamadan önce var ya… Bildigin neşeli bir çocuktum ben, sabahın köründe kalkar, daha güneş tam doğmadan dışarı çıkıp adanın dar yollarında dolaşır, karşıma çıkan herkese salak gibi gülümser, yardıma ihtiyacı olan birini görürsem hiç düşünmeden koşardım. Evet. Ben. Şimdi düşününce insanın kendine “ulan neymişim be” diyesi geliyor. Bizim ada öyle bir yerdi işte; herkes birbirini tanır, kimse kimseye ters bakmaz, kimse kimseyi sebepsiz yere parçalamaya kalkmazdı. Dünyamız adalardan oluşuyordu; biri diğerine gemilerle bağlanan, ama her biri kendi içinde ayrı bir hayat yaşayan küçük dünyalar… ve o dünyaların içinde sabahları en çok duyulan şey, askerlerin atlarının nallarının yere vuruşuydu. O ses… Hâlâ bazen kulağımda çınlıyor. Sanki beynim bana oyun oynuyor da “bak, eskiden böyleydi” diye dalga geçiyor. Gerçekten duyuyor gibiyim. “Pist, ne düşünüyorsun baksana, getirdim işte atı.” …tabii. Tam da kafam geçmişe kaymışken. Başımı yavaşça çevirip baktığımda Kael’i gördüm; yanında duran iki at sabırsızca yerinde duramıyor, burunlarından çıkan buhar soğuk havaya karışıyordu. İki dakika nostalji yaşayamıyoruz abi ya. Kael ters bakışımı fark etmiş olacak ki kaşını kaldırıp bana baktı, yüzünde o “yine ne yaptım” ifadesi. “Getirmez olaydın Kael,” dedim, sesimdeki yorgunluğu saklama gereği bile duymadan. “Ben ne yaptım şimdi ya, sen istemedin mi hem?” dedi, sanki gerçekten masummuş gibi. İçimden bir küfür savurup başımı salladım. “Neyse… tamam. Sağ ol.” Elinde tuttuğu beze sarılmış paketi bana uzattı. “İstediğin yiyecekler. Yolda idare edersin.” Bezi alırken parmaklarım istemsizce gerildi, çünkü birinin bana bir şey vermesi hâlâ garip hissettiriyordu; alışık değildim, olmak da istemiyordum. “O dediğin yer nerede?” dedim. “Harita falan var mı?” “Bohçanın içinde,” dedi. “Gideceğin yönü falan yazdım.” Bir an durdum. Gözlerimi ona diktim. “Kael… bana söylemek istediğin bir şey var mı?” “Ne gibi?” “Bu kadar uğraşı niye veriyorsun?” dedim, bu sefer lafı dolandırmadan. “Karşılıksız iyilik mi kaldı bu dünyada? Hele bana mı?” Kael’in dudakları hafifçe kıvrıldı. “Borcumu ödüyorum diyelim.” Hah. Tabii. Borcunu baya baya ödüyordu. --- Yer altı ticaretinin olduğu o dar, bok gibi kokan sokaklarda yürüdüğüm günlerden biriydi; havada yağ, ter ve ucuz yemek kokusu birbirine karışmış, insanın üstüne yapışan bir ağırlık oluşturuyordu ve ben artık buna alıştığım için rahatsız bile olmuyordum. Acıkmıştım. Girdim bir tavukçuya. Oturup sipariş verdim, yemeğimi yedim, kafam başka yerlerde gezerken tabağı silip süpürdüm; çünkü benim rutinim buydu—ye, dolaş, pansiyona dön ve hesabı Zedy’ye kitlenmiş şekilde bırak. Adamın parası var. Benim de umurumda değil. Zaten burada rahat dolaşabiliyorsam onun sayesinde. Niye koruyor? Valla umurumda değil. Yemeği bitirip kalktığımda garson yine başımda bitti. “Hesabı ödemediniz.” “Zedy ödeyecek,” dedim, gözlerimi bile kaldırmadan. “Her gün aynı şeyi soruyorsun, bir öğrenemedin.” Ama bu sefer sırıtıyordu. O iğrenç, sinir bozucu sırıtışıyla. “Hanımefendi… Zedy artık hesaplarınızı ödemeyeceğini söyledi.” “Tamam,” dedim hızlıca. “Onunla konuşup geliyorum.” “Acele etseniz iyi olur,” dedi o pis sırıtışıyla. İçimden söve söve çıktım oradan, adımlarımı hızlandırıp direkt Zedy’ni…