karanlıkta dolanan çocuklar canavarlara yem olurlar
yatağın altı
Yazar: bizâr

"Geceleri canavarlar doğardı. Sinsice, uzun pençelerini etrafa sallayarak dolanırlardı. Tek tek, gökyüzünün siyah yüzeyinde sürünerek yıldızları yutar, ayı karartırlardı. Rüyalara üfler ve onları kâbuslara çevirirlerdi. Benim de bir canavar olduğumu söylüyorlar. Yatağın altında saklanan, çocukları korkutmak, hatta yemek için pusu kuran bir yaratık. Yaptığım tek şey doğruyu söylemek. Onları korkutmaya çalışmıyorum ama eğer korkarlarsa, bu iyi. Korku canlı tutar. Korku düşmenize izin vermez. Korku her şeyden şüphe duymanızı sağlar. Ailenizden bile. Tabii eğer gerçekten ailenizlerse. Ben odamdaki yaratıklardan hiç korkmadım. Ne dolabımda ne de yatağımın altında herhangi bir varlığın endişesine kapılmadım. Karanlığın kötü olduğunu öğretirler bizlere, neden bilmiyorum. Gözlerimi kapattığımda dahi orada olan bir şeyden neden korkmalıydım ki? Annemle eskiden, yağmurun başladığı ve kiremitlere düşerek melodi yağdırdığı zamanlarda, elektriklerin anında kesildiği minik evimizde karanlıkta dans ederdik. Yine de fark edemedim. Bana yataklarına giden çocuklar karanlıkta dolanmamalı dediğinde, yatağın altındaki canavar seni yer dediğinde ve karanlıktaki öcüler hakkında uyku öncesi öyküleri anlatmaya başladığında bir sorun olduğunu görememiştim işte. Aptalın tekiyim. Yüzüme bakan o gülümseyişine kandım, dedim ki, bana gülümseyerek karanlıktaki canavarları anlatıyor, onlardan korkmamı isteniyor ve beni güldürmek için böyle yapıyor. 'Ama karanlıkta canavarlar olmaz ki,' dedim gülerek. 'Yatağından çıkıp dolanmazsan olmaz tabii şapşal, uyu şimdi hadi.' Ben de çıkmadım. İkinci soluk duyduğumda rüzgâr dedim, odamın dışında gece hayvanları vardır dedim, belki kedi yine borularda geziyordur dedim. Kalkmadım. Sesler duyduğumda rüyadır dedim. Oysa artık rüya görmediğimi fark etmemiştim. Daha yorgundum. Daha halsiz. Boş. Zihnim işlemiyordu. Enerjim emiliyor gibi hissediyordum. Her şeyi olduğu gibi, düz ve cansız görüyordum. Boyama yaparken hepsi olması gereken renkteydi, asla kuralın dışına çıkmıyordum. Aksi mantıksız geliyordu. Resim çizmeyi çok severdim biliyor musun? Yetenekliydim de. Kocaman, birden fazla gözü olan balıkların yüzeyde, atmosferde süzüldüğü ve önünde, zeminde duran minik bir çocuğa tüm o kocaman gözleriyle baktığını çizmiştim. O kadar saçma geldi ki çöpe attım onu. Bir kayıkçı vardı, yüzdüğü denizler göz gözdü. Biri yeşil bir göz, öteki mavi. Kapakları yoktu ama ortadaki karartılarına yaklaşıp içlerinden düşünce başka diyarlara gidiyorlardı. Fırçayı tuvalin içinden geçirdim. Hepsi saçmaydı. Her biri. O kadar mantıksızlardı ki neden bunları çizdiğimi bilmiyordum. Hem, aklıma nasıl gelmişlerdi ki? Artık hiçbir şey çizemiyordum da. Üstelik yağmur yağdığında herkes odasına çekilir olmuştu ve kimse karanlıkta dans etmezdi. Annem mutluydu, ben değil. Sonra artık kendisini saklamaz oldu. Zihnimdeki tüm hayal gücünü emmiş olacak ki benden bir beklentisi kalmamıştı. Kötü davranıyor, iteleyip kakalıyordu. Yüzü artık anneme de benzemiyordu. Daha yaşlıydı, daha sarkık ve kırış kırıştı. Uzun zamandır hissettiğim ama dile getirirsem gerçek mühürlenecek korkumdan asla itiraf etmediğim durum apaçık karşımdaydı artık: Annemi çok önceden kaybetmiştim. Ne zaman, hangi noktada ve nasıl. Asla öğrenemedim. Ölmüş müydü? Başka bir diyara mı gönderilmişti? Hiçbirini, bugün bile bilmiyorum. Tek bildiğim erimeye başladığımdı. Parmaklarım uzuyor, ayaklarım zemine karışıyordu. Başımın aktığını ve aktığını, gözlerime doğru eridiğini, bir mum gibi hayal gücümün sömürülüşüyle birlikte yok olup gittiğimi görüyordum. Görüyordum ama tepkisiz bir mahlûkata dönüştüğümden hiçbir karşılık veremiyordum da. Gördüklerimin gerçekliğini, aynada kendime bakıyor olmama rağmen kabul edemiyordum çünkü geri bir beynim kalmamıştı. Tamamen boştu artık zihnim. Benimle işinin bittiğini böyle anladım. Komple erimemi bekliyordu. Eriyeyim ki bir başka çocuk için ev değiştirsin. Neşesi oldukça yerindeydi. Ben günden güne yok olurken o çirkin görünüşünün aksine oldukça dinç duruyordu. Pes…