Giriş son görev
Yazar: SS vessa

NATELİNA MORES Bazı insanlar, kendi ruhlarının en kuytu köşelerinde filizlenen günahlarını ustalıkla yönetecek, onları birer silaha dönüştürecek kadar muazzam bir içsel güce sahiptir. Bazıları ise içlerindeki o vahşi, o doymak bilmez şeytan tüm ruhlarını ele geçirene kadar aslında birer günahkar olduklarının farkına bile varmazlar; kendilerini bir aziz sanarak uçuruma yürürler. Kimileri yasak olanın adını duyduğunda tüm benliğiyle, arkasına bile bakmadan ondan kaçar. Kimileri ise bu dünyada yalnızca yasak olana dokunmanın, tabuları yıkmanın verdiği zehirli, saf haz için nefes alır. Bazıları günahın kelime anlamını dahi bilmeyecek kadar dünyadan bihaberdir. Bazıları ise yedi ölümcül günahın her bir maddesini defalarca, kana bulayarak hatmetmiştir. Yine de herkesin dünyasında inkâr edilemez, sarsılmaz bir gerçek vardır: Herkesin, istisnasız her bir canlı formunun içinde az ya da çok, hafif ya da ağır, uykuda ya da uyanık bir karanlık yatar. Onu iradeyle bastırmak da mümkündür, yönetmek de... Ama onu tamamen yok saymak, içindeki o koyu lekeyi inkâr etmek asla ve asla mümkün değildir. İşte tam da bu yüzden, bu çatının altında, tekrar bir ölüm için toplandık. Sözünü bitirdiğinde, ciğerlerindeki o kirli havayı dışarı üfleyerek derin, sarsıcı bir nefes aldı. Yüzünü tamamen örten o maske konuşmasını, kelimelerin dışarı pürüzsüzce çıkmasını zorlaştırıyor olmalıydı; birkaç saniyelik, adeta zamanı durduran ağır bir sessizlik salonun nemli duvarlarına yayıldı. O dondurucu sessizlik anında, orada dikilen hepimiz zihnimizde aynı kanlı gerçeği düşünüyor, aynı noktaya odaklanıyorduk: Buraya, bu lanetli mahzene boşuna getirilmemiştik. Hiçbir adımımız tesadüf değildi. Bizler ne içimizdeki o vahşi günahı tamamen yönetebilecek kadar kudretli ve uluyduk ne de onun ne anlama geldiğini bilmeyecek kadar masum ve saf. Günahın adını, onun ardında bıraktığı o paslı tadı çok iyi biliyorduk. Fakat onu ezberlemiyorduk. Yasaklardan korkup kaçmıyorduk ama onları deli gibi sevmiyorduk da. İçimizde uyanan iblisi, damarlarımızda gezinen o zehirli akıntıyı asla inkâr etmiyorduk. Fakat onun tam olarak nerede başladığını, ilk önce nerede filizlendiğini de kestiremiyorduk. Belki de bizim en büyük lanetimiz, asıl sorunumuz tam olarak buydu. Bizim de herkes gibi insani duygularımız vardı… Ama o duygular hiçbir zaman gerçekten bize ait olmamıştı. Biz, bu sahnede ipleri yukarıdan sıkıca kavranmış birer zavallı kuklaydık. İplerimiz, göğüs kafesimizin altında bizi esir alan o hırçın duygularımızdı ve o ipler doğduğumuz, ilk nefesimizi aldığımız günden beri başkalarının ve sinsi kaderin ellerindeydi. Bunu buradaki hepimiz çok iyi biliyorduk. Yine de bu acı gerçeğin yüzümüze bir tokat gibi vurulması, tekrar tekrar hatırlatılması gerekiyordu. Çünkü unutmak, beraberinde sinsi bir zayıflık getirirdi. Zayıflık, telafisi imkansız ölümcül hatalar doğururdu. Hata ise kaçınılmaz, soğuk bir ölümü... Bu yüzden kim olmadığımızı, hangi sahteliğe hizmet ettiğimizi tekrar tekrar duymak, bu maskelerin altında aslında gerçek, yaşayan insan yüzleri taşımadığımızı zihnimize kör bir mıh gibi çakmak gerekiyordu. Bu çatı altında, bu ağır havanın içinde aslında gerçekten nefes alan, kalbi atan tek bir canlı bile yoktu. Biz, insanların içine ustalıkla saklanmış en vahşi, en saf karanlıktık sadece. Dünyadan tamamen silinip yok edilmek istenen o kadim şeytandık. Uzaktan izlendiğinde tehlikeli ama bir o kadar ilgi çekici, yakınına gelindiğinde ise insanı saniyeler içinde küle çeviren vahşi bir ateş… Ve şimdi, o sönmek bilmeyen intikam ateşi tamamen serbest bırakılacaktı. Yeniden konuşmaya başlayan adam, bu kez ses tellerini yırtarcasına, daha hiddetli, daha pervasız bir öfkeyle kükredi. Ses mekânın kasvetli duvarlarında yankılanırken haykırdı: “Kuklalar! Siz kötülüğü sadece kalbinizde, et parçanızda değil; damarlarınızda, akan o kutsal melez kanınızda taşıyorsunuz! Bu, her türlü silahtan çok daha tehlikeli. Siz kendi kalbinizi kendi ellerindeydi zehirliyorsunuz; o kalbiniz ise o ölümcül zehirle bi…