Bölüm 2
Yazar: Suelaa

Ferman aracı malikanenin devasa girişine çok yaklaşmadan gölgelerin en koyu olduğu köşeye ustalıkla yanaştırdı ve motoru sessizce durdurdu. Önümüzdeki o devasa zırhlı çelik kapı gecenin karanlığında ulaşılamaz bir duvar gibi dikiliyordu. Kapının iki yanında ise İna’nın özel korumaları elleri önlerinde birleştirilmiş bir şekilde tetikte bekliyorlardı. Ceketimin düğmelerini ilikleyip araçtan indim. Ferman arkamdan kapıyı sessizce kapatırken "İçerisi tamamen izlemededir patron, dikkatli ol" diye mırıldandı. Ona kısa bir baş işareti verip doğrudan o devasa çelik kapıya doğru yürümeye başladım. Yaklaştığımı gördüklerinde iki koruma hatasız bir disiplinle önümü kesmek için öne atıldı. Elleri anında bellerindeki silahların kabzasına gitti yüzlerindeki o sert ve tavizsiz ifadeyle yolu kapattılar. "Dur!" dedi sağdaki sesindeki kalın otoriteyle. "Kimsin? Burası özel mülk yaklaşma." Adımlarımı yavaşlatmadan tam önlerinde durdum. Yüzlerindeki o sorgulayan ve tehditkar ifadeye karşı tek bir kasım bile oynamadı. "Demir" dedim sesim o devasa çelik kapının duvarlarında yankılanacak kadar net ve sabırsızdı. Adamın kaşları çatıldı adımı duyunca anlık bir bocalama yaşasa da bunu hemen bastırıp yolu kapatmaya devam etti. "Demir mi? Randevun yok buradan bir adım bile içeri giremezsin. Geri dön." Hafifçe tek kaşımı kaldırıp üzerlerine doğru bir adım daha attım. "Patronunuza söyleyin, on yıldır beklediği misafir kapıda" dedim sesimdeki o karşı çıkılmaz otoriteyle. "Kim olduğumu ve neden burada olduğumu ona iletin. Bekletilmekten hoşlanmam ya o kapıyı açarsınız ya da o kapıyı üzerinize yıkarım." Adam telsizine uzanıp içeriye haber verdikten sonra birkaç saniye geçti. Kulaklığındaki fısıltıyı dinlerken gözleri üzerimde gezindi ve sonunda isteksizce başını salladı. İçeriden o on yıldır zihnimden silinmeyen ses dahili hoparlöre yansıdı "Bırakın gelsin." Korumalar anında geriye çekilip iki yana açıldılar. Aralarındaki o devasa çelik kapı ağır bir mekanizma sesiyle yavaşça içeri doğru aralandı. Derin bir nefes alıp o aralıktan içeri adım attım. Zaman sanki o on yıl öncesine o alevlerin ve demir yığınlarının arasına geri dönmüştü. İna, malikanenin o ihtişamlı salonunun ortasında sırtı dönük bir şekilde bekliyordu. Kapının açılacağını ve kimin geleceğini çok iyi biliyordu nitekim ben içeri girdiğimde o çoktan bana doğru dönmüştü. Aradan geçen koca on yoldan sonra ilk kez bu kadar yakından göz göze geliyorduk. Yüzündeki o buz gibi maske beni gördüğü an yerle bir olmadı çünkü kimin geldiğini biliyordu ama gözlerinde beliren o tehlikeli parıltı hemen ardından dudaklarında yayılan o alaycı gülümsemeyle tamamlandı. Olduğu yerde hafifçe doğruldu kollarını göğsünde kavuşturup küçümseyen zehirli bir tavistle süzdü beni. "Meğer ölmeye fazlasıyla meraklıymışsın..." dedi, sesi o her zamanki keskin tınısıyla salonu inletirken. Alayla karışık bir şaşkınlıkla güldü. "Koca Demir kapıdaki korumalarıma adını verip bizzat mezarına kendi ayaklarıyla gelmiş. Buna şaşırmalı mıyım yoksa cesaretine gülmeli miyim bilemedim. On yıl sonra kapıma kadar dayanma cüretini nereden buldun?" Yüzümdeki kaslar o an bile oynamadı. Gözlerindeki o alaycı maskenin arkasında saklamaya çalıştığı fırtınayı çok net görüyordum; ama benim ne yüzümde bir gülümseme ne de sesimde en ufak bir tereddüt vardı. "Alay etmeyi bırak İna" dedim, sesim o büyük salonun duvarlarında buz gibi bir ciddiyetle yankılanırken. "Ölmeye değil bu hesabı kapatmaya geldim." İna’nın yüzündeki o alaycı kıvrım söylediğim cümlenin ağırlığıyla anında silindi yerine on yılın tüm birikimini taşıyan keskin tehlikeli bir öfke yerleşti. Adımlarını ses çıkarmayacak kadar sert ve kontrollü bir şekilde atarak aramızdaki mesafeyi kapatmaya başladı. "Hesap mı?" dedi sesi kulak tırmalayan buz gibi bir fısıltıya dönüşürken. Durdu başını hafifçe yana eğip gözlerini gözlerime dikti. "Ortada kapatılacak bir hesap yok Demir. Sen o hesabı babamı ve beni o alevlerin ortasında bırakıp kaçtığın gece kendi ellerinle yaktın. Şimdi bur…