BÖLÜM 4 / MOR ŞEMSİYE
Yazar: Emre Ulcay

“O, başkasının duyamadığı fısıltıları duyacak. Unutulmuş ruhların çağrısına kulak verecek.” Bir süre kıpırdayamadan, olduğum noktaya çakılıp kaldığımı sanmıştım. Zihnim beni hala o kaldırımın üzerinde Yağmur’un yanı başında durduğuma ikna etmeye çalışıyordu. Ama şimdi gözlerimi esir alan illüzyon perdesi aralandığında farkına vardım ki, denizin kıyısında duruyordum. Ayaklarım o ince kumlara sanki dipsiz bir bataklığa saplanmış gibi gömülmüştü. Ayakkabılarıma çarpan dalgaların dondurucu soğukluğunu parmak uçlarımda hissedebiliyordum. Gözlerim hâlâ o küçük kızın durduğunu düşündüğüm noktaya bakıyordu. Ancak şimdi onu orada göremiyordum. İçimi kaplayan korkunun ve şaşkınlığın getirdiği o garip duyguyla kumsalın ortasında kendi etrafımda hızla dönmeye başladım. Onu bulmalıydım. Zihnim, mantığımın tüm çığlıklarına inat, onu bulmam gerektiğini haykırıyordu bana. Az önce kaldırımda dikilirken kumsala ne ara indiğimi, o küçük kızın nasıl bir anda kaybolduğunu bilmiyordum. Gerçekten kendimi artık deliliğin sınırında dolaşıyormuş gibi hissediyordum. Yurtta olanların dehşetinin üzerine bir de bu kızın karşıma çıkışı aklımı iyice bulandırmıştı. Kabullenmeye başladığım gerçekler deli saçması bir noktaya doğru gidiyordu sanki. Solumdan bir yerlerden Yağmur’un panik dolu sesi ulaşıyordu kulağıma ama ne dediğini anlayamadım. O an bakışlarım denizin içinde duran küçük kızı tekrar buldu. Islak, simsiyah saçları yüzüne, solgun yanaklarına yapışmış halde suların ortasında hareketsiz kalmıştı. Elbisesi dizlerine kadar suyun içine gömülmüştü şimdi. Yine, dipsiz bir kuyuyu andıran simsiyah gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Sadece bana. Dünyada o anda ikimizden başka kimse yokmuş gibi. Zamanın içine hapsolmuşuz gibi bir his kapladı içimi. Denizden gelen rüzgâr aniden daha da sertleşti. Sanki lodos çıkmaya hazırlanıyormuş gibiydi hava. Rüzgârın tüm şiddetine, dalgaların hırpalamasına rağmen kız suların içinde hareketsizdi. Islak saçları sanki suyun altındaymışçasına hareket ediyordu. Havanın kötülüğü ona zerre etki etmiyor, görünmez bir kalkan onu rüzgârdan koruyor gibiydi. O çocuksu sesiyle bir şeyler söylemesini bekledim. Ama söylemedi. Hareket etmesini, zihnimin içinde konuşmasını ve benim delirmediğimi, varlığının gerçek olduğunu bana kanıtlamasını çılgınlar gibi istedim o an. Ama onun planı bambaşkaydı sanki. Sadece baktı. Kederle dolu bakışları ile bana bir hikâye anlatıyordu. Tam o anda koluma sıcak bir el dokundu. İrkilerek başımı o yöne çevirdim. Karşımda nefes nefese kalmış Yağmur’u görünce dudaklarımın arasından derin, titrek bir nefes kaçtı. O ana kadar nefesimi tuttuğumu bile fark etmemiştim. “Rüzgâr… iyi misin?” Yağmur’un sesindeki tedirginliği hemen fark ettim. Tekrar başımı çevirip o karanlık denize baktım. Kız hâlâ oradaydı, suların içinde hiç kıpırdamadan durmaya, beni izlemeye devam ediyordu. Boğazım korkudan tamamen kurumuş, aldığım nefesler düzensizleşmişti. Göğüs kafesim bir körük gibi hızla inip kalkıyordu. “Yağmur…” dedim fısıltıyla ve elimi kaldırıp suların ortasındaki o küçük kızı işaret ettim. Yağmur da parmağımı takip ederek bakışlarını denizin karanlığına çevirdi. Ama yüzündeki hiçbir mimik değişmedi. Aynı belirsizlik ve aynı anlam veremeyen endişe ile bakıyordu sulara. Onun o boş bakışları sayesinde anladım ki, Yağmur orada o küçük kızı değil, sadece karanlığın içinde dalgalanın denizi görüyordu. “Ne var orada Rüzgâr? Ne görüyorsun?” Kalbim bir anda daha hızlı atmaya başladı. “Orada…” diyebildim sadece. Devamı dökülmedi dudaklarımın arasından. Yağmur gözlerini biraz kısarak dikkatle baktı karanlığın içine. Gösterdiğim noktada bir şeyler aradı ancak boşluğa baktığını çok iyi biliyordum. Tam aksi olmasını istesem de gerçek buydu. Tekrar bana döndü ve gözlerimin içine baktı. “Rüzgâr…” Ses tonu bu sefer daha dikkatliydi. “Orada da Kumsalda da kimse yok.” Sözleri mideme bir taş gibi oturdu. İnkâr etmek istedim. “Hayır, hayır yanılıyorsun! Orada sırılsıklam olmuş küçük bir kız çocuğu var, bana bakıyor!” diye haykırmak istedim a…