BÖLÜM 3
Yazar: Emre Ulcay

“Onu korkuyla susturmaya çalışır. Onu yalnız bırakır. Onu kendinden şüphe ettirir.” Bedenimi esir alan o yırtıcı korku ve gözlerimin üzerine çöken ağır bir karanlıkla kapandığını hayal meyal hatırlıyorum. Ama o an odanın ortasında o soğuk betonun üzerine bayıldım mı, uykusuzluğun getirdiği bir komaya mı girdim, yoksa sadece zihnim katlanamayacağı bu dehşet karşısında kendini emniyet şalteri gibi tamamen mi kapattı... İşte bundan hâlâ emin değilim. Uyandığımda odanın içi zifiri karanlıktı. Bir süre kıpırdamadan olduğum yerde kaldım. Göğüs kafesimin içinde çılgın bir kuş gibi çırpınan kalbimin güm güm vuran sesini duyabiliyordum. Nefeslerim kesik kesikti. Başımı kaldırmaya ve etrafa bakmaya cesaretim yoktu. Çünkü tavana bakarsam o şeyi tekrar göreceğimi biliyordum. Boynunda yer edinmiş olan ip izini. Solgun yüzünü. Garip bir açıyla duran başını. Ve o şaşkınca bakan gözlerini. Zor da olsa derin bir nefes aldım. Göğsümdeki sıkışmayı bastırmaya çalışarak yavaşça başımı kaldırdım. Odanın içi ve tavan boştu. Aşağıya sarkan ip yoktu. Asılı bir beden de yoktu. Sadece pencereden sızan sokak lambasın solgun ışığı duvarların üzerinde geziyordu. Bir süre öylece baktım karşılaştığım boşluğa. Ellerimle yüzüme hafif tokatlar attım. Canımın yanmasını ve varlığımın bu ana geri dönmesini istiyordum. “Tamam…” diye mırıldandım. Boğazım kupkuruydu. “Sadece bir halüsinasyon gördün. Sakinleş artık. İlacı aniden bırakmanın yarattığı bir akıl oyunu bu.” Bunu kendime kaçıncı kez söylediğimi bilmiyordum. Ama insan çaresizlik içinde kendi kendine söylediği yalana inanabilir miydi? Mantıklı olan ihtimal halüsinasyon görmüş olmamdı. Yıllar önce doktorum bunu bana defalarca söylemiş ve bir inanç gibi aşılamıştı zaten. Uzun süre kullanılan antipsikotik ilaçlar bırakıldığında zihnin gerçeklikle oyun oynayabileceğini, baskılanmış olan tüm belirtilerin çok daha güçlü, çok daha vahşi geri döneceğini biliyordum. Evet, evet. Bu açıklama gayet mantıklıydı. Ama… İçimde filizlenen bir ihtimal, sinsi bir kurt gibi beni kemirmeyi bırakmıyordu. Zihnimin en ücra köşesine mıh gizi kazınmış bir ses susmuyordu. O son cümle çıkmıyordu aklımdan. “Beni duyabiliyorsun.” Düşüncelerimin o labirent gibi dehlizlerinde kaybolmuş olsam da damarlarımdaki o dondurucu korkunun yavaş yavaş bedenimi terk ettiğinin, yerini tuhaf bir uyuşukluğa bıraktığının farkındaydım. Kendime verdiğim bir komutla yerden kalktım. “Artık unutma vakti.” Fısıltım odanın içinde yankılandı. “Her şey yolunda. Bak… ortalıkta kimse yok.” Elimi, yüzümü yıkamanın iyi geleceğini biliyordum. Bu yüzden kendimi banyoya gitmek için zorladım. Hareket etmek düşüncelerimi susturacaktı. Banyoya doğru sarsak adımlarla yürürken ayağım yerde duran sert bir şeye takıldı. Eğilip baktığımda telefonum olduğunu gördüm. Telefonumu elime aldım. Saat 22:10’du. O an geçen zamanı anladım. Belki de az önce yaşanan her şeyin bir rüya olma ihtimali üşüştü zihnime. Belime sarılı duran havluyu fark ettiğimde hızla dolaba yöneldim. Kapağı açtığımda elime ilk geçen eşofman ve tişörtü alıp üzerime geçirdim. Saatlerdir çıplak durmaktan vücudum buz kesmişti. Gerçi bu soğukluk korkudan da olabilirdi, hangisi ağır basıyordu emin değilim. Banyoya girip aynanın karşısına geçtiğimde bakışlarım bana yabancı geldi. Sanki bakıştığım kişi bendim ama ben gibi bakmıyordu yansımam. Birkaç saat önce yaşadığımı düşündüğüm şeylerin tedirginliği ile çeşmeyi açtım ve avuçlarıma doldurduğum soğuk suyu yüzüme sertçe çarptım. Bir kere. Sonra bir kez daha. Sonra tekrar. Soğuk su derimi yakarken nefesim yavaş yavaş düzene girmeye başladı. Başımı kaldırıp aynaya baktığım anda tam arkamda bir şeyin belli belirsiz hareket ettiğini gördüm. Refleks ile hızla arkamı döndüm. Banyonun kapısına yakın bir noktada dumansı bir şekil kıpırdıyordu. O an kulaklarıma bir kanat sesi doldu. “Ah… yine mi?” diye geçirdim içimden. Gözlerimi sertçe ovaladım. Aynı noktaya tekrar baktım. Kül ve duman karışımı bir şekil kanat çırptı. İlk bakışta kuşa benziyordu. Ama kuş değildi. Çünkü hiçbir…