BÖLÜM 2
Yazar: Emre Ulcay

“O, başkasının duyamadığı çığlıkları duyacak Unutulmuş ruhların çağrısı damarlarında kaynayacak” Yağmurla tanıştığımız o günden sonra, kampüsün o gürültülü hengamesi içinde kendimize ait küçük, gizli bir ada yaratmayı başarmıştık. Her öğle arasında sanki sözleşmişiz gibi ayaklarımız bizi o banka götürüyordu. Tüm o karamsar düşüncelerimin aksine Yağmur benden kaçmamıştı. Aksine gün geçtikçe benimle vakit geçirmekten, benim o derin ve kasvetli sessizliklerime ortak olmaktan keyif alıyor gibiydi. O çiziyor, ben kitap okuyordum. Bazen saatlerce felsefeden ve hayattan konuşuyorduk. Bazen sadece sessizlik oluyordu aramızda ama o sessizlik bizi rahatsız etmiyordu. Bu tuhaf, adeta rüyada hissettiren yakınlaşmanın ne kadar süreceğini düşünüyordum zaman zaman. Yağmur’un uçarı, ele avuca sığmaz bir tarafı olmasına rağmen beni anladığını, zihnimdeki o görünmeyen ritme ayak uydurduğunu hissedebiliyordum. Sanırım Yağmur, ben farkına bile varmadan hayatımın merkezinde, söküp atamayacağım bir yer edinmeye başlıyordu. O ilk gün ikimizin arasında kozmik bir şeyler harekete geçmişti sanki. İki tamamen zıt kutup, dünyanın tüm kurallarına inat birbirine çılgınca çekilmişti. Bir gün yine her öğlen olduğu gibi ilk tanıştığımız o bankta oturuyorduk. Ben kitabımı okumak için çantamdan çıkartmıştım. Yağmur ise çizim yapmak için defterinde boş bir sayfa arıyordu. O sayfaları hızlı hızlı çevirirken, gözüm istemsizce deftere kaydı. Neredeyse her sayfasında farklı yüzler, bambaşka portreler vardı. Birçok kadın ve erkek resmetmişti o eskiz defterine. Yağmur’un insan yüzlerini resmetmeyi ne kadar çok sevdiğini o an daha net anladım. Ama sayfalara bakarken gururumu okşayan bir detay yakaladım. O koca defterden özenle kopartılmış, eksik olan tek bir sayfa vardı. Ve o sayfa şu an benim yurt odamdaydı. Bu küçük detayı fark ettiğim an, göğsüme yayılan o yoğun sıcaklıkla kendimi yıllar sonra ilk defa gerçekten özel hissetmeden edememiştim… Yağmurla ortak noktalarımızı gün geçtikçe daha çok fark eder olmuştum. Ben insanları anlamak için uzun uzun felsefi metinler okuyordum, o ise insanların doğrudan gözlerine, çehrelerine ve mimiklerine bakıyordu. Çizdiği her bir karakalem, ona o insanlar hakkında fikirler veriyordu. Dışarıdan gördüğü o sıradan bedenleri kendi zihninin süzgecinden geçiriyor, ruhlarını kâğıda döküyordu. Hiç tanımadığı, yanından geçip giden onca yabancı insanın hayatına, acılarına kendi hayal gücünde konuk oluyordu bir nevi. Dışarıdan bakıldığında garip, tekinsiz denebilecek bir alışkanlıktı belki ama Yağmur’un bu sınırsız, gözlemci hayal gücü benim onun ruhunda en çok hoşuma giden, beni ona mıknatıs gibi çeken taraflarından biri haline gelmişti. Birlikte vakit geçirmeye başlamamızın üzerinden 2 hafta geçmişti artık. O öğlen yine birlikte yemek yedikten sonra kantinde oturmuş kahvelerimizi içiyorduk. Tam Yağmur bir sergiye dair anılarını neşeyle anlatırken, telefonumun tiz alarm sesi aramıza girdi. Yılların getirdiği o robotik alışkanlıkla sağ elim istemsizce çantama gitti ve içinden ilacımı çıkardım. Bu hareketi ilk defa Yağmur’un yanında, onun o keskin gözlerinin önünde yapıyordum. Yağmur’un bakışları anında benim üzerimde, elimdeki şişede kilitli kaldı. Şişenin kapağını açtım, avcumun içine düşen o küçük, masum görünümlü beyaz hapı titreyen parmaklarımla alıp bol suyla tek bir hamlede yuttum. “Geçmiş olsun Rüzgâr,” dedi Yağmur, sesindeki o neşeli ton bir anda sönükleşmişti. “Hasta mısın?” “Yok, hayır,” dedim hızla ve şişeyi panikle çantama geri tıkmaya çalışarak. Bu konunun uzamasını kesinlikle istemiyordum. Eğer ilacın saati gelmemiş olsa, Yağmur’un yanında o şişeyi asla çıkarmaz, o hapı içmezdim. Ama doktorumun “Saatini asla geciktirme ve düzenli kullan Rüzgâr, yoksa o duvarlar yıkılır!” uyarısı her daim zihnimde çınladığı için almak zorunda kalmıştım. Hoşlandığım, bu şehirdeki tek sığınağım olarak görmeye başladığım o kusursuz kızın, benim ağır bir psikolojik rahatsızlığım olduğunu, her gün delirmemek için antipsikotik ilaçlar kullandığımı bil…