15. Bölüm “Pazarlık 𓃬”
Yazar: Drama Quenn

Açlık, öfke ya da intikam... Hayatta kalma dövüşünü bunların hiçbiri başlatmaz. Onu başlatan tek şey, zihnin attığı o son ve geri dönülemez çığlıktır: Ölmeyeceksin. Yere düşen her kırıntı, kemiklere çarpan her darbe ve ciğerlere dolan o metalik kan kokusu, hayatın soyunup çıplak kaldığı yerdir. Burası estetiğin, kuralın ya da zarafetin bittiği sınırdır. Rakibinin gözlerinde kendi ölümünü gördüğünde, hamlelerin bir sanat olmaktan çıkar; bir refleks, vahşi bir dürtü haline gelir. Yumruğun sıkılması artık bir güç gösterisi değil, dünyadaki varlığını tutma çabasıdır. İnsanı hayatta kalmak için dövüşürken tehlikeli kılan şey tekniği değil, kaybedecek hiçbir şeyinin kalmadığını anladığı o andı ve benim de kaybedecek bir şeyim yoktu. Alarmın çalmasıyla gözlerimi minik saate götürdüm, alarmdan çok önce kalkmış ve derin düşüncelere dalmıştım. Bacaklarımı yataktan dışarı sarkıtıp başımı geriye doğru attım. Varkan kalkabileyim diye küçük bir saat vermişti bana. Her şey çok zordu ve artık sarmaşık gibi sarılıyor içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Hesap edemediğim o kadar çok durumlarla karşılaşıyordum ki kim bilir daha neler vardı… Pencereye doğru yaklaşıp perdeyi açtım. O kadar karanlıktı ki geri uyumak için her şeyimi verirdim. Yağan kar yerini yağmura bırakmıştı. Tam uyku havasıydı kısacası. Derin bir iç çekip hızlıca hazırlandım ve spor salonuna indim. Işıklar açıktı ama ortada Varkan yoktu. Pekala, o zaman ben kendim ısınırdım. Olduğum yerde ısınma hareketleri yapmaya başlarken kalbimin içinde derin bir boşluk var gibi hissediyordum. Sanki bu boşluk bir gün beni tamamen kaplayacak gibi dolanmıştı kalbime. Kaburgam ve elmacık kemiğim tekrar sızlarken yüzümü buruşturdum. İçimdeki duygusal yükü boşaltamamıştım ve sırtımda hissedilebilir bir hale dönüşmüştü acım. “Erkenden gelmişsin, tebrik ederim.” Sesin geldiği yere döndüğümde karşımda dağınık saçları ile salona giriş yapan Varkan vardı. “Ben erken gelmedim, sen geç kaldın.” Sol tarafta asılı duran duvar saatini gösterdim. 6:05 di. Varkan gözlerini saate götürdüğünde söylendiğini duymuştum. “Tamam, bugün her dövüşçünün antrenman esnasında çok sevdiği bir şeyle başlayacağız. Lapa döveceğiz, ne kadar güçlü olduğunu görmek istiyorum.” İstemsizce dudaklarımı buruşturdum. Evet, severdim lapa dövmeyi ama karşımdaki süs korkuluğu gibi durmayacaktı. Lapa dövmek yerine bire bir münakaşaya girmemiz gerekliydi. Yerdeki siyah bandajları alırken yine üzerine bir şey giymediği, altında da özenle seçilmiş gri bir eşofman olduğu için dikkatim dağılıyordu. Gerçi, spor salonunda o kadar üstsüz insan görmüştüm. Hiç biri bana bu etkiyi vermemişti. Düşüncelerimi bir kenara atıp bandajımı sardım ve eldivenin birini geçirdim. Diğeri için Varkan’a baktığım an derin bir nefes almıştı. Hızlıca eldiveni takıp karşıma geçti. “Senden en nefret ettiğin insanı düşünmeni istiyorum.” Demişti soğuk ve ruhsuz sesiyle. İstemsizce güldüm. “Ne oldu?” Merak dolu sorusuyla bu sefer karnımı tutup güldüm. “Birinci değil ama ikinci karşımda duruyor.” Sesim mesafeli çıkmıştı. Dudakları düz bir çizgi halini alırken kafasını sağa sola yatırıp çatır çutur sesleri duymama izin vermişti. Karşımda yerini alırken kendisi de dövüş pozisyonu alıp bacaklarını sabitledi. “Sol” sol çıkıp geri çekildim. Eldivenin lapanın üzerinde bıraktığı o tok ses fitili ateşlemeye yetmişti. Kaşlarını çatıp bir şeyi anlamaya çalışıyor gibi eldivene bakıyordu. “Sol, sol” adeta bir hoca edasıyla beni yönlendirmesine izin verirken tekrar sol vurdum ve çekip ardından tekrar vurdum. Solum sağıma göre güçsüzdü, acaba bunu mu fark etmişti? Etrafımda yürürken “Sol, sağ, sol kroşe” demişti, komutu alır almaz çıkarken adımlarıma dikkat ediyordum. “Solunda terslik var. Neden gücünü veremiyorsun?” Bunu anlamasına şaşırarak sol dizimi gösterdim. “Ön çapraz, platin.” Başını salladı. “Sol, sol, sağ,” dediklerini yaptığımda aldığım gardımdan içeri lapanın girmesini beklemiyordum. “Açık mı dövüşürsün böyle?” Kendimi daha toplayamamıştım. Lapaya kendimden uzaklaştırıp mesa…