6. bir vampir ne kadar tehlikeli olabilir
Yazar: Hesmiem

Az önce etraf, benim için rengarenk ve canlıyken şimdi her şeyin rengi solmuş gibiydi. İçimde filizlenen o küçük sevinç kırıntısı, başını bile kaldıramadan yeniden derinlere gömülmüştü. Gittikçe sesler boğuklaşmaya, yüzler silikleşmeye başladı. İnsanlar gülüyor, konuşuyor, hareket ediyordu ama bana yalnızca uzak bir uğultu gibi geliyordu. Aldığım her nefeste hava biraz daha ağırlașırken etraftaki gürültü bir girdap gibi zihnimin içinde dönmeye başladı. Titreyen bacaklarımı güçlükle hareket ettirerek şatonun girişine yöneldim. Attığım her adımda biraz daha hızlanırken içimdeki daralma da peşimden büyüyerek geliyordu. Her zamanki gibi tek sığınağıma, odama kaçıyordum. 'Sen ancak kaç zaten.' diye iç sesim kendime sitem edince yüzümü buruşturmadan edemedim. Ben hep böyle mi olacaktım? Korkularından kaçan, gerçeklerden saklanan, sorunları görmezden gelen. doğru yürürken adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Bu taş duvarlar artık eskisi gibi yabancı gelmiyordu. Soğuk yüzeylerine sinmiş o ağır sessizlik bile tanıdık gelmeye başlamıştı. Düşüncelere dalmış şekilde ilerlerken, bedenim beni ezbere bildiği yollardan geçiriyordu. Merdivenlerin başına gelince kısa bir an duraksayarak derin bir nefes aldım. Bedenim değil, zihnim yorgundu. Susmayan fısıltılar, adeta bir kemirgen gibi beni içten yavaş yavaş tüketiyordu. İlk basamağa çıktığım anda arkamdan derin ve kadifemsi bir ses yükseldi. "Bu kadar erken mi ayrılıyorsunuz?" Ses, tam arkamdan sanki kulağıma fazlasıyla yakın bir yerden gelmişti. Tanıdık sesi duyunca yerimde donakaldım. Boynumdaki tüyler diken diken olurken nefesini ensemde hissetmişim gibi bir ürperti yayıldı içime. Sanki aramızdaki mesafe, gözle görülmeyen ince bir çizgiye kadar inmişti. Nefesim boğazımda takılı kaldı. Kıpırdamaya cesaret edemedim. Eğer dönersem gerçekten bu kadar yakın olduğunu görecekmişim gibi bir hisse kapıldım. Ürkek bir hareketle önce başımı, ardından bedenimi yavaşça o yöne çevirdim. Lord, karşımda duruyordu. Aramızda belirgin bir mesafe vardı ama az önce varlığını nefesim kadar yakınımda hissetmiştim. Bu his, içimde adını koyamadığım bir kıpırtı uyandırmıştı. Neden buradaydı ki, ayrıldığımı görünce mi peşimden gelmişti? Yoksa yalnızca bir tesadüf eseri mi koridorda karşılaşmıștık. Haftalardır benimle tek kelime etmeyen adam tam da bugün, tam da bu anda karşımdaydı. Kaybolmuş bakışlarım ağır ağır yüzüne kaydı. Her zamanki gibi kusursuzdu. Ve bir o kadar da ulaşılamaz. Sanki bu güne özel, üzerinde siyah yerine koyu kahverengi bir takım vardı. Beyaz gömleğinin ilk iki düğmesi açıktı. Açılan o dar aralık, sert hatlarını belli belirsiz ortaya çıkarıyor, fazlasını göstermeden geri kalanını hayal etmeye zorluyordu. Gövdesini sıkıca saran yeleği, açık bıraktığı ceketinden görünüyordu. Hiçbir duygu kırıntısı barındırmayan yüz ifadesi ne düşündüğünü anlamama izin vermiyordu. Düz çizgi halinde duran solgun dudakları, hedefine kilitlenmiş delici, siyah gözleri ve hiç kıpırdamayan kaşları onu bir heykelden farksız kılıyordu. Her iki anlamda da. Bir sanatkarın elinden çıkmış gibi duran yüz hatları kusursuzdu ama o yüz, bir heykel kadar soğuk ve duygusuzdu. Görünüşü, bir lütuf değil sakladığı şeyleri gizleyen en tehlikeli silahıydı. Sanki baktığı şeyi yalnızca görmekle kalmıyor, içini de parçalayarak anlamaya çalışıyordu. Cevapsız sorusu havada asılı kalırken, aramızdaki gerilim görünmez bir ilmeğe dönüştü. İncecik gerildi, sonra usulca boynuma dolandı. Dudaklarıma kenetlenmiș mühür kırılmadı; cevap verecek gücü kendimde bulamadım. Dalgın bakışlarım hayali bir noktaya takılmış gibi onun üzerinde asılı kaldı. Yüzümden çekilen kanla, şu an bir hayaletten farksız olduğumu biliyordum. "Canınızı sıkan bir şey var." diye açıkladı sakince. Sözleri, tahmin etmekten ziyade zaten bildiği bir gerçeği dile getiriyormuş gibiydi. Yüz ifademi sabit tutmaya çabalarken sözleri karşısında kaşlarımın hafifçe çatılmasını engelleyemedim. İçimde büyüyen sıkıntı, onun bu kadar kolay fark etmesiyle daha da şekil kazanıyordu. Sanki saklı ne…