Karanlığa Teslim

SESSİZLİĞİN ARDINDAKİ ADIM

Yazar:

Karanlığa Teslim - gülsüm kitap kapağı
Karanlığa Teslim kitap kapağı

Ayaz’ın ayak sesleri tamamen kaybolduğunda kulübenin içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Bir süre kapıya bakmayı sürdürdüm. Sanki birkaç saniye sonra geri dönecek, az önce yarım bıraktığı cümleyi tamamlayacakmış gibi bekledim. Ama ne kapı yeniden açıldı ne de dışarıdan tek bir ses geldi. Derin bir nefes alıp sobanın yanına oturdum. Ellerimi alevlere doğru uzattım. Parmak uçlarım ısınıyordu ama içimde dolaşan düşünceler buz kesmeye devam ediyordu. “Sana zaman kazandırmaya çalışıyorum.” Bu söz aklımdan çıkmıyordu. Neden zaman? Kimden? Babamdan mı… Yoksa bilmediğim başka birinden mi? Başımı iki elimin arasına aldım. Ne kadar düşünürsem düşüneyim parçalar birbirine uymuyordu. Ayaz beni tanıyor gibiydi. Babamın ne yapacağını biliyor gibiydi. Dağın her patikasını ezbere biliyordu. Silah kullanışı, gecenin ortasında hiç tereddüt etmeden verdiği kararlar… Bunların hiçbiri sıradan bir avcıya benzemiyordu. Ama bana tek bir şey bile anlatmıyordu. Ayağa kalkıp tekrar pencereye yöneldim. Karın üzerindeki izler çoktan rüzgârın savurduğu ince tanelerle silinmeye başlamıştı. Birkaç saate kalmaz sanki burada hiç kimse yürümemiş gibi olacaktı. İçimde huzursuz bir kıpırtı belirdi. Ya gerçekten Hafize Ana’nın başına bir şey geldiyse? Ya beni sakladığı ortaya çıktıysa? O yaşlı kadının gözlerindeki şefkati düşündüm. Bana verdiği sıcak çorbayı, üzerime örttüğü battaniyeyi, “Korkma kızım.” derken sesindeki güveni… İçim sıkıştı. Yerimde oturmaya devam edersem bunu asla öğrenemeyecektim. Başımı yavaşça kapıya çevirdim. Ayaz benden içeride kalmamı istemişti. Ama neden? Gerçekten dışarısı tehlikeli olduğu için mi… Yoksa benim bilmemi istemediği şeyler olduğu için mi? Bu düşünce zihnime düştüğü anda kalbim daha hızlı atmaya başladı. Belki de sadece biraz dışarı çıkıp etrafa bakacaktım. Uzaklaşmadan… Sadece kulübenin çevresine. Ayaz dönmeden önce yeniden içeri girerdim. Kendi kendime kurduğum bu bahaneler, vicdanımı susturmaya yetmişti. Montumu giydim. Ayağımdaki sargıyı kontrol ettim. Sızı hâlâ dinmemişti ama yürümeme engel olacak kadar da kötü değildi. Sobanın yanındaki atkıyı boynuma doladım. Kapının önüne geldiğimde elim tokmağın üzerinde birkaç saniye durdu. İçimde, geri dönmemi söyleyen ince bir ses vardı. Diğeriyse… Gerçeği öğrenmeden duramayacağımı fısıldıyordu. Kapıyı yavaşça araladım. Soğuk hava yüzüme bıçak gibi çarptı. Dışarı adımımı attığım anda kar dizlerime kadar gömüldü. Kulübenin bacasından yükselen ince duman gökyüzündeki gri bulutların arasında kaybolurken etrafı dikkatlice süzdüm. Her yer sessizdi. Öyle sessizdi ki kendi nefes alışımı bile olduğundan daha yüksek duyuyordum. Kapıyı usulca kapattım. Ayaz’ın bıraktığı ayak izleri henüz tamamen kaybolmamıştı. Karların üzerinde belli belirsiz uzanıyor, çamların arasına doğru ilerliyordu. Bir an duraksadım. Onu takip etmek istemiyordum. En azından kendime söylediğim buydu. Ama ayaklarım çoktan izlerin peşine düşmüştü. Her adımda içimdeki tedirginlik biraz daha büyüyor, etrafımdaki orman daha da sessizleşiyordu. Dalların üzerinden düşen kar parçaları dışında hiçbir hareket yoktu. Birkaç dakika yürüdükten sonra izler iki büyük kayanın arasından geçen dar bir patikaya saptı. Tam o sırada… Uzaklardan boğuk bir ses duyuldu. Bir atın kişnemesi. Olduğum yerde donup kaldım. Ses çok uzaktan gelmiyordu. Ardından ikinci bir ses yükseldi. İnsan sesi… Rüzgâr kelimeleri bana ulaştıramıyordu ama orada birilerinin olduğu kesindi. Kalbim göğsüme sertçe vurdu. Ayaz… Yalnız değildi. Refleksle en yakın çam ağacının arkasına saklandım. Nefesimi tutup dikkat kesildiğim anda, dalların arasından koyu renk paltolu iki adamın siluetini seçebildim. Onlar Ayaz’ın baktığı yöne değil… Doğrudan kulübenin olduğu tarafa bakıyorlardı.

Bölümün tamamını WritePad'de oku