BEYAZIN SAKLADIKLARI
Yazar: gülsüm

İçimden, Beyaz her şeyi saklıyor, diye geçirdim. Belki de bu yüzden karı hiç sevmemiştim. Üzerini örttüğü şeyleri yok etmiyor, sadece görünmez kılıyordu. Arkamdan gelen hafif bir metal sesi düşüncelerimi dağıttı. Döndüğümde Ayaz’ı gördüm. Duvarda asılı duran tüfeğini eline almış, dikkatle kontrol ediyordu. Ardından silahı omzuna astı. Hareketleri öylesine sakindi ki ilk bakışta sıradan görünüyordu. Ama biraz daha dikkat edince bunun alışkanlıktan çok disiplin olduğunu anlamak zor değildi. Sanki yıllardır her sabah aynı düzeni hiç bozmadan tekrar ediyordu. “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Başını kaldırmadan cevap verdi. “Kulübenin çevresine bakacağım.” “Uzak mı?” “Hayır.” Montunu giydikten sonra masanın üzerindeki küçük deri çantayı aldı. İçine birkaç parça ip, katlanmış bir harita ve küçük bir matara yerleştirdi. Gözüm istemsizce yaptığı her hareketi takip ediyordu. Hazırlanışı bile tetikteydi; sanki dışarıda onu neyin beklediğini biliyor ama buna rağmen en ufak bir telaş göstermiyordu. “Beni burada yalnız mı bırakacaksın?” diye sordum. Bu kez başını kaldırdı. Bakışlarında şaşkınlık yoktu. Sanki bu soruyu soracağımı en başından beri biliyormuş gibiydi. “Uzun sürmeyecek.” Cevabı kısa olsa da içimde büyüyen huzursuzluğu bastırmaya yetmedi. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Asıl söylemek istediğim şey bu değildi. Saatlerdir içimde dolaşıp duran düşünce artık susmama izin vermiyordu. “Ben…” dedim. Sesim beklediğimden daha cılız çıkmıştı. “Köye gitmek istiyorum.” Ayaz’ın yüzündeki ifade değişmedi. Sadece birkaç saniye boyunca bana baktı. “Neden?” “Hafize Ana’yı görmek istiyorum.” Boğazım düğümlendi. “Bana yardım etti. Babam öğrenmiş olabilir…” Başımı istemsizce eğdim. “Ya benim yüzümden ona bir şey olduysa?” Ayaz gözlerini üzerimden ayırmadı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sessizlik uzadıkça içimdeki sıkışmışlık daha da büyüyordu. Sonunda ağır bir nefes verdi. “Gidemezsin.” Tek bir cümleydi. Ne sertti ne de yumuşak. Ama tartışmaya kapalıydı. İçimde bir şey gerildi. “Neden?” “Daha güvenli değil.” “Güvenli olup olmadığını nereden biliyorsun?” “Biliyorum.” “Nasıl biliyorsun?” Yine sustu. Bu sessizlik artık canımı acıtmaya başlamıştı. Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Her soruma aynı şeyi yapıyorsun. Hiçbir şey anlatmıyorsun.” Ayaz başını hafifçe iki yana salladı. “Anlatamayacağım şeyler var.” “Ama bunlar benim hayatımla ilgili.” “Biliyorum.” “Öyleyse bilmeye hakkım var.” Ayaz birkaç adım bana doğru yaklaştı. İlk kez aramızdaki mesafe bu kadar azalmıştı. Gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi. “Seni burada tutmamın tek sebebi bu.” Kaşlarım daha da çatıldı. “Ne?” “Yaşaman.” Sözleri kulübenin içinde yankılanır gibi oldu. Sobanın içindeki odunlardan biri ince bir çıtırtıyla kırılırken ben gözlerimi ondan ayıramıyordum. “Ben babamdan kaçtım,” dedim, sesim fark etmeden titriyordu. “Şimdi de burada kalıp başka birinin izin vermesini bekleyemem.” Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz pişmanlık içime çöktü. Çünkü Ayaz’ın bakışları ilk kez değişmişti. Ne öfkelenmişti ne de kırılmış görünüyordu. Yüzüne sadece derin, insanın içine işleyen bir yorgunluk çökmüştü. “Ben sana izin vermiyorum demiyorum.” Sesi her zamankinden daha sakindi. “Sana zaman kazandırmaya çalışıyorum.” Ne demek istediğini anlayamamıştım. “Ne için zaman?” diye sordum. Cevap vermedi. Sadece birkaç saniye bana baktı. Dudakları sanki bir şey söylemek ister gibi aralandı ama yine sustu. Her zamanki gibi… Cümlesini yarım bıraktı. Ardından kapıya yöneldi. Elini tokmağa uzatmadan önce son kez bana döndü. “Ben dönene kadar içeride kal.” Bu kez sesi emir veren birinin değil, gerçekten endişelenen birinin sesine benziyordu. “Dışarı çıkma.” Kapıyı açtığı anda keskin soğuk kulübenin içine doldu. Rüzgâr bir anlığına sobanın alevlerini titretti. Ayaz karların üzerine bastıkça çıkan tok sesler önce yavaşça uzaklaştı, sonra da tamamen kayboldu. Kapı kapandıktan sonra kulübenin içine yeniden ağır bir sessizlik çöktü. Olduğum yerde öylece kaldım. Pencereye gidip beyazlığın içinde kaybolan ayak izlerine bak…