SESSİZLİĞİN ARDINDAKİ GÖLGE
Yazar: gülsüm

Ayaz’ın son sözleri kulübenin içinde yankılanıp kaldı. “Bu gece pencereye yaklaşma.” Neden? Bunu sormak için kelimeler dilimin ucuna kadar geldi ama dudaklarımdan çıkamadı. Sesindeki o tartışmaya yer bırakmayan kesinlik, alacağım cevabın hoşuma gitmeyeceğini daha en başından hissettirmişti. İstemsizce bakışlarımı pencereye çevirdim. Cam, içerideki sıcaklıkla dışarıdaki dondurucu soğuğun arasında ince bir buğu tabakasıyla kaplanmıştı. Ardında ise yalnızca karanlık vardı. Rüzgâr çam ağaçlarının dallarını birbirine çarpıyor, ara sıra yükselen uğultu kulübenin etrafında dolaşıp yeniden sessizliğe karışıyordu. Az önce duyduğum o dal kırılma sesi hâlâ kulaklarımın içinde çınlıyordu. Gerçekten biri miydi? Yoksa korku, duyduğum her sesi olduğundan daha büyük gösteriyordu da ben kendi zihnimin oyununa mı yeniliyordum? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, içimde yeniden büyümeye başlayan o tanıdık huzursuzluktu. Ayaz pencerenin önünden ayrılmadı. Omuzları belli belirsiz gerilmişti. Dışarıdaki karanlığa bakıyor gibi görünüyordu ama aslında karanlığın içinden çıkmasını beklediği bir şeyi izliyormuş hissi veriyordu. Bu hâli, dışarıdaki sessizlikten bile daha ürkütücüydü. Gerçekten birileri varsa… Bizi bulurlarsa? Sorular zihnimde birbirini kovalıyor, hiçbirine cevap bulamıyordum. Başımı iki elimin arasına aldım. Gün boyunca yaşadıklarım, kopuk görüntüler hâlinde gözlerimin önünden geçmeye başladı. Ev… Babam… İçimi boğan o odalar… Kaçışım… Ormanın bitmek bilmeyen karanlığı… Arkamdan yükselen bağırışlar… Ve sonra Ayaz… Sanki tek bir güne değil, koca bir ömre sığacak kadar ağır şeyler yaşamıştım. Derin bir nefes aldım ama ciğerlerime dolan sıcak hava bile içimdeki ürpertiyi dağıtmaya yetmedi. Sobanın yaydığı sıcaklık yalnızca tenime ulaşıyor, içimdeki buz hiç erimiyordu. Tam o sırada midem ince bir sancıyla kasıldı. Elimi istemsizce karnıma götürdüm. En son ne zaman yemek yemiştim? Hatırlamaya çalıştım. Sabah… Hayır, sabah da doğru düzgün bir lokma geçmemişti boğazımdan. Gün boyunca yaşadığım korku açlığı bile unutturmuştu bana. Sanki bunu fark etmiş gibi Ayaz sobanın yanındaki eski dolaba yöneldi. Kapağı açarken menteşeler hafifçe gıcırdadı. İçeriden küçük bir tencere çıkarıp hiç konuşmadan sobanın üzerine bıraktı. Sessizce onu izledim. Hareketlerinde en ufak bir telaş yoktu. Ne acele ediyor ne de gereksiz yere oyalanıyordu. Her şeyi yıllardır aynı sırayla yapan biri gibi, düşünmeden ama kusursuz bir düzenle hareket ediyordu. Bir süre sonra kulübenin içine sıcak bir mercimek çorbasının kokusu yayıldı. Nanenin ferahlığı, karabiberin keskinliği ve odun ateşinin isli kokusu birbirine karışırken midem yeniden guruldadı. Başımı hemen öne eğdim. Umarım duymamıştır diye düşündüm ama birkaç saniye sonra sessizliği onun sesi bozdu. “Açsın.” Bu bir soru değildi. Sadece gördüğü gerçeği söylemişti. “Biraz,” diye fısıldadım. Yalandı. Aslında çok açtım. Ama bunu itiraf etmek istemedim. Ayaz hiçbir şey söylemedi. Dolaptan ikinci bir kase çıkarıp çorbayı ikiye böldü. Benimkini masaya bıraktıktan sonra gözlerimin içine bile bakmadan, “Soğumadan iç,” dedi. Olduğum yerden kıpırdamadım. Tam kaşığa uzanacakken zihnimdeki o tanıdık ses yeniden fısıldadı. Ya güvenemezsen? Ya içinde bir şey varsa? Düşündüğüm şeyden utanır gibi oldum. Bu adam beni ormanda ölüme terk etmemiş, yarama pansuman yapmış, üstelik şimdi de önümde sıcak bir yemek duruyordu. Ama korku, mantığın önüne geçtiğinde insan en basit iyiliğe bile şüpheyle yaklaşabiliyordu. Ayaz, kasenin hâlâ dokunulmadan durduğunu görünce bana baktı. Yüzünde kızgınlık yoktu. “Güvenmiyorsan önce ben içerim.” Elini uzatıp kendi kaşığını benim kaseme daldırdı. Bir kaşık çorba aldı ve hiç tereddüt etmeden içti. Ardından kaseyi yeniden bana doğru itti. “Şimdi oldu mu?” Ne diyeceğimi bilemedim. Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissettim. Şüphelendiğimi anlamıştı ama bunu yüzüme vurmak yerine sessizce içimdeki korkuyu gidermeyi seçmişti. Yavaşça kaşığı elime aldım. İlk lokma boğazımdan geçerken sıcaklık bütün bedenime yayıldı. Sı…