İLK ADIM
Yazar: gülsüm

Kolumu kavrayan el, demir kadar sertti. Refleksle geri çekilmeye çalıştım ama başaramadım. Parmakları bileğimin etrafında öyle sıkı kapanmıştı ki canımın acıdığını hissettim. “Canımı acıtıyorsun…” diye fısıldadım. Adamın bakışları yüzümde bir an bile oyalanmadı. Başını hafifçe yana çevirdi. Rüzgârın taşıdığı sesleri dinliyordu. Sanki ben değil, ormanın kendisiyle konuşuyordu. Birkaç saniye sonra ilk kez konuştu. “Sesini çıkarma.” Sesi alçaktı. Ne sertti ne de yumuşaktı. Ama öyle buyurgandı ki istemeden sustum. Uzakta yeniden bağrışmalar yükseldi. “İkiye ayrılın!” “Ormanın aşağı tarafını kontrol edin!” “İzleri kaybetmeyin!” Adamın çenesi hafifçe gerildi. Sonra beni arkasına çekti. Tam o sırada iki adam yalnızca birkaç metre önümüzden geçti. Kar dizlerine kadar çıkıyordu. Ellerindeki fenerlerin titrek ışıkları ağaç gövdelerinde dolaşıyor, bazen bulunduğumuz yere kadar yaklaşıp tekrar uzaklaşıyordu. Nefesimi tuttum. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsüm parçalanacak sandım. Bir adım daha atsalar bizi göreceklerdi. Adam cebinden küçük bir taş aldı. Hiç acele etmeden karşı yamaca doğru fırlattı. Taş kuru dallara çarpınca ormanın öbür tarafından sert bir çıtırtı yükseldi. “Orada!” Babamın adamlarından biri bağırdı. Üçü birden sesin geldiği yöne doğru koştu. Dakikalar sonra yeniden sessizlik çöktü. Ben hâlâ nefes almaya cesaret edemiyordum. Adam ancak o zaman bileğimi bıraktı. Kan yeniden parmaklarıma dolarken ince bir sızı hissettim. Hiç beklemeden yere düşen valizimi aldı. Tek eliyle… Sanki içinde birkaç parça eşya değil de bomboş bir kutu taşıyormuş gibi. “Yürü.” Olduğum yerde kaldım. “Nereye?” Bu kez bana baktı. Karanlığın içinde yalnızca gözlerini seçebiliyordum. Soğuk değillerdi. Ama hiçbir duygu da taşımıyorlardı. “Yaşamak istiyorsan peşimden gel.” Arkamı çevirdim. Köy görünmüyordu artık. Sadece kar… Sonsuz gibi uzanan çam ağaçları… Ve karanlık. Bir yabancıya güvenmek delilikti. Ama geri dönmek ölüm demekti. Başka seçeneğim yoktu. Sessizce peşinden yürümeye başladım. Ormanın içlerine doğru ilerledikçe kar kalınlaşıyor, ayaklarımın altındaki zemin sertleşiyordu. Terliklerim çoktan su almıştı. Parmaklarımı hissetmiyordum artık. Her adımda ayak tabanıma ince cam parçaları batıyormuş gibi yanıyordu. Bir süre sonra canımın acısından istemsizce topallamaya başladım. Adam bunu fark etti. Durmadı. Sadece yürüyüşünü yavaşlattı. Bu bile beni şaşırtmıştı. Dakikalar boyunca tek kelime konuşmadık. Sonunda sessizliği ben bozdum. “Sen… kimsin?” Cevap vermedi. “Babamın adamı değilsin.” Yine sessizlik. “Peki neden bana yardım ettin?” Adam bu kez durdu. Omzunun üzerinden bana baktı. “Yardım ettiğimi kim söyledi?” İçime ince bir ürperti yayıldı. Ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü haklıydı. Beni kurtarmıştı ama bunu neden yaptığını bilmiyordum. Belki de gerçekten kurtarmamıştı. Belki yalnızca beni başkasının elinden almıştı. Yürümeye devam ettik. Kar artık dizlerime kadar ulaşıyordu. Ayağım yeniden kaydı. Bu kez tamamen düştüm. Keskin bir taş, ince terliğimin altını delip ayağıma saplandı. Acıyla dişlerimi sıktım. Ayağımı çektiğimde çorabımın üzerine koyu renkli bir leke yayıldığını gördüm. Kan… Soğuk yüzünden pek akmıyordu ama acısı büyüyordu. Ayağa kalkmaya çalışırken dizlerim yeniden çözüldü. Adam geri döndü. İlk kez yüzünde hafif bir sabırsızlık belirdi. “Kalk.” “Kalkamıyorum.” Sesim istemeden titredi. Ayağıma basmaya çalıştığım anda gözlerim karardı. Acı bütün bacağıma yayıldı. Adam birkaç saniye beni izledi. Sonra diz çöktü. Ayağımdaki terliği çıkardı. Refleksle geri çekildim. “Dokunma!” Sanki sözümü duymamış gibi ayağıma baktı. İnce, sivri bir çam parçası etime saplanmıştı. Tek hamlede çıkardı. Canım öyle yandı ki çığlık atmamak için dudağımı ısırdım. Ağzımın içine demir tadı doldu. Adam cebinden temiz bir bez parçası çıkarıp ayağımı sıkıca sardı. Hareketleri hızlıydı. Belli ki bunu ilk kez yapmıyordu. “Biraz yürüyebilirsin.” Başımı iki yana salladım. “Yapamam.” Sustu. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. Valizi omzuna attı. Ardından bana…