Karanlığa Teslim

GÖLGENİN GELDİĞİ YÖN

Yazar:

Karanlığa Teslim - gülsüm kitap kapağı
Karanlığa Teslim kitap kapağı

Nefesim boğazımda düğümlendi. Ağacın gövdesine sırtımı daha sıkı yasladım. Parmaklarım soğuktan uyuşmuştu ama buna rağmen kabuğun pürüzlü yüzeyini öyle sert kavrıyordum ki tırnaklarımın altı acımaya başlamıştı. Kıpırdamaya cesaret edemiyordum. Karşımdaki iki adamın yüzlerini seçemeyecek kadar uzaktaydım. Kalın paltolarının yakaları kalkıktı. Başlarındaki koyu renk bereler neredeyse gözlerine kadar iniyordu. Konuştukları belliydi ama rüzgâr kelimeleri parçalayarak ormanın içine savuruyordu. Sadece seslerin sertliği ulaşıyordu bana. Biri kolunu kaldırıp kulübenin bulunduğu yönü işaret etti. Diğeri başını yavaşça salladı. Kalbim yeniden hızlandı. Kulübeyi biliyorlar… Boğazım kurudu. Ayaz haklıydı. Dışarısı gerçekten güvenli değildi. Tam geri dönmeyi düşünürken, biraz daha ileriden tanıdık bir siluet göründü. Ayaz. Çamların arasından ağır adımlarla yürüyordu. Omzundaki tüfek yerindeydi ama namlusu yere bakıyordu. Yüzündeki ifade buradan bile sert görünüyordu. Adamlar onu fark edince konuşmaları kesildi. Aralarında kısa bir sessizlik oluştu. Ben ise olduğum yerde nefes almadan onları izliyordum. Ayaz adamlara birkaç adım kala durdu. Hiçbiri silahına davranmadı. Bu ayrıntı gözümden kaçmadı. Birbirlerini tanıyorlardı. İçimde yeni bir huzursuzluk filizlendi. Babamın adamları olsalar, Ayaz onları görür görmez silahına sarılmaz mıydı? Ya da onlar… Beni arıyor olsalardı çoktan saldırmazlar mıydı? Rüzgâr bir anlığına yön değiştirdi. Bu kez birkaç kelime kulağıma kadar ulaşabildi. “…hâlâ…” “…geç kaldın…” “…iz…” Gerisi yine uğultunun içinde kayboldu. Ne kadar dikkat edersem edeyim cümleleri seçemiyordum. Ayaz tek kelimeyle cevap verdi. Adamlardan biri başını iki yana salladı. Diğeri cebinden katlanmış bir kâğıt çıkarıp ona uzattı. Ayaz kâğıdı aldı. Açıp baktı. Yüzündeki kaslar bir anda gerildi. İlk kez… Onun bu kadar belirgin bir tepki verdiğini görüyordum. Bakışları satırlar arasında dolaşırken çenesi sıkıldı. Sonra hiçbir şey söylemeden kâğıdı katlayıp montunun içine koydu. Adamlardan biri yeniden konuşmaya başladı. Bu kez sesi daha yüksekti. “…öğrenirse…” Devamını duyamadım. Ama Ayaz’ın verdiği cevap çok netti. “Öğrenmeyecek.” Sesindeki kesinlik, beni olduğum yerde ürpertti. Adamlar birkaç saniye daha ona baktılar. Ardından geldikleri yöne doğru yürümeye başladılar. Karların üzerinde bıraktıkları izler kısa sürede çamların arasında kayboldu. Ormanda yine sessizlik hâkimdi. Ayaz ise olduğu yerde kaldı. Hiç hareket etmiyordu. Sanki onların gitmesini değil de düşüncelerinin dağılmasını bekliyordu. Başını hafifçe kaldırıp etrafına baktı. Ben refleksle ağacın arkasına biraz daha çekildim. Kalbim göğsümü kıracakmış gibi atıyordu. Beni görmemişti… Görmemiş olmalıydı. Tam derin bir nefes alacakken ayağımın altındaki ince dal kuru bir çıtırtıyla ikiye ayrıldı. Ses bana çok küçük gelmişti. Ama ormanın sessizliğinde yankılanacak kadar yüksekti. Ayaz’ın başı bir anda bulunduğum tarafa döndü. Bakışları doğrudan ağacın gövdesine kilitlendi. Aramızda belki otuz adım vardı. Kaçabilirdim. Ama kar buna izin vermezdi. Saklanabilirdim. Fakat artık çok geçti. Birkaç saniye boyunca gözlerini bulunduğum yerden ayırmadı. Sonra derin bir nefes verdi. “Çık.” Sesi ne öfkeliydi ne de yüksekti. Ama biliyordum… Beni görmüştü. Gözlerimi sıkıca kapattım. İçimden geçen tek düşünce şuydu. Ben yine onu dinlememiştim.

Bölümün tamamını WritePad'de oku