KIRILMA NOKTASI
Yazar: gülsüm

Bazı haberler insanın hayatını bir anda değiştirmez. Önce sessizce içine yerleşir, sonra kök salar ve en sonunda, fark ettirmeden yaşadığın bütün hayatı yerinden söker. O gün bunu bilmiyordum. Penceremin önünde durmuş, ince ince yağan karı izlerken içimde büyüyen huzursuzluğun nedenini anlayamıyordum sadece. Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplanmış, bütün köy beyaz bir sessizliğin altına gömülmüştü. Çatılarda biriken kar, çıplak dalların üzerine ağır ağır çökerken dünyanın geri kalanı durmuş gibiydi. Sanki zaman bile kışın soğuğuna teslim olmuştu. Odam, çocukluğumdan beri değişmeyen eşyalarla doluydu. Ceviz ağacından yapılmış eski dolap, annemin yıllar önce ördüğü dantel örtünün serili olduğu küçük masa ve köşede duran sallanan sandalye… Annem öldüğünden beri hiçbirine dokunulmamıştı. Babam, onun adını anmayı bile yasaklamıştı ama odamdaki eşyaları kaldırmaya da cesaret edememişti. Belki de bu evde ondan geriye kalan tek şey bendim. Aynanın karşısına geçip saçlarımı tararken yüzüme uzun uzun baktım. Son zamanlarda aynalar bana yabancı gelmeye başlamıştı. Karşımda duran genç kadını tanıyordum ama gözlerinin içindeki yorgunluğu tanımıyordum. Henüz yirmi yaşındaydım. Buna rağmen sanki yıllardır aynı duvarların arasında nefes almaya çalışan biri gibi hissediyordum. Hayatım boyunca bu köyden hiç çıkmamış, uzak şehirleri yalnızca kitaplarda okumuş, denizi ise birkaç eski fotoğraftan tanımıştım. Yine de içimde açıklayamadığım bir his vardı; bir gün mutlaka gideceğime, bir gün mutlaka kendi hayatımı yaşayacağıma dair inatçı bir umut… Tam o sırada kapı usulca tıklandı. Ses o kadar hafifti ki ilk anda rüzgârın ahşap kapıya vurduğunu sandım. Ardından ikinci ve üçüncü tıkırtı geldi. Bu kez tereddüt etmedim. “Gir, Hafize Ana.” Kapı yavaşça aralandı. İçeri giren yaşlı kadın her zamanki gibi başını öne eğmişti. Elindeki bohçayı yatağın üzerine bıraktıktan sonra birkaç saniye boyunca konuşmadan öylece durdu. Bu sessizlik, söyleyeceği sözlerden daha ağırdı. Hafize Ana yıllardır bu evde çalışıyordu; çocukluğumdan beri beni o büyütmüş, ateşim çıktığında sabahlara kadar başımda beklemişti. Onu herkesten iyi tanırdım. Ne zaman gözlerini benden kaçırsa, bilirdim ki taşıdığı yük kelimelerden daha ağırdır. Yavaşça yanına yaklaştım. “Bir şey mi oldu?” Başını kaldırdı ama dudakları hemen kıpırdamadı. Gözlerinin kenarındaki ince çizgiler her zamankinden daha derin görünüyordu. Ellerini önlüğünün üzerinde kenetlemiş, parmaklarını durmadan birbirine sürtüyordu. O küçük hareket bile ne kadar gergin olduğunu anlatmaya yetmişti. “Akşama…” dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltı kadar kısıktı. “Misafir gelecek.” İçimde beliren huzursuzluğa rağmen gülümsemeye çalıştım. “Misafir mi? Bunun için mi bu kadar korktun?” Keşke o an gülümsemem yerinde donup kalmasaydı. Çünkü Hafize Ana’nın yüzündeki ifade değişmedi. Aksine, gözleri biraz daha doldu. “Bunlar sıradan misafir değil kızım.” Kalbim hiç bilmediğim bir sebeple yavaşladı. “Neden bahsediyorsun?” Yaşlı kadın derin bir nefes aldı. Sanki söyleyeceği cümleyi kurarsa geri dönüşü olmayacağını biliyordu. “Baban…” dedi, boğazındaki düğümü yutkunarak aşmaya çalışırken. “Seni evlendirmeye karar verdi.” O an odamın içindeki hava değişti. Sobanın sıcaklığı çekildi sanki. Pencerenin dışında yağan kar bile daha beyaz görünmeye başladı. Bir an gerçekten duyduğum şeyi anlamadığımı düşündüm. İnsan bazen aklının kabul etmediği gerçeği kulaklarıyla da duyamıyor. “…Ne dedin?” Sesim bana ait değil gibiydi. Hafize Ana gözlerini kapatıp yavaşça başını salladı. “Akşama görücüler geliyor.” Babam… Bu kelimeyi düşündüğüm anda bile boğazıma görünmez bir düğüm oturdu. Çocukluğumdan beri ondan korkarak yaşamıştım ama ilk kez bu korkunun beni elimden tutup hiç istemediğim bir hayata sürükleyeceğini hissediyordum. O, karar veren bir adamdı. Bir şeyi söylediğinde köyde kimse karşı çıkmazdı. En azından şimdiye kadar öyle olmuştu. Ben de yıllarca sessiz kalmayı öğrenmiştim. Çünkü bu evde itaat etmek nefes almak kadar sıradan, karşı gelmek ise felaket…