2.Bölüm - Kara meşe ağacı.
Yazar: Sudenur Demir

Merhabalar, oy ve yorumlarınızı bekliyorum. İyi okunmalar…🌳💛 İnstagram:Lotusnilu.77 Cırtlak bir horoz sesiyle gözlerini açtı Selvi. Açtı açmasına ama sövecekti; artık en kısa zamanda bu horozu kesmeliydi. Öyle bir öterdiki sağır sultan bile uyanırdı sesine. Yerinde gerindi, biraz daha yattı öylece. Uykuya tam dalacaktıki horoz o cırtlak sesiyle daha bir bağırdı. Tam sövecektiki içeri anası girdi; artık istese bile uykuya dalamazdı. Buna da sövmek istedi o an. “Kalksana kız! Öğlen oldu!” diye sabah daha demeden bağırmaya başladı. Yalandı, öğlen falan değildi, gün daha yeni doğuyordu. “O horozu keseceğim artık ana,” dedi huysuzca. Birkaç kere kapısını tam kapatmamıştı; tilki veya sansar girerde horozu yer diye. Ama öyle bir hayvandı ki her seferinde sağ çıkıyordu o kümesten. Kesmek istese kesemezdi; o horoz anasının biriciğiydi. “Ben şimdi seni keseceğim, kalk! Öğlen olmadan fidelere su dökelim.” “Aman ana, tamam,” dese de anası sinirlenmiş, etlerini cimcirtmeye başlamıştı. Uyku falan kalmamıştı; can acısıyla hızla toparlandı. “Huzur yok şu evde!” diye söylene söylene banyoya girip elini yüzünü yıkadı. Çıktığı gibi yatağını toplayıp ayna karşısına geçti. Zümrüt yeşili olan elbisesini aldı; giyinmekten artık rengi solmuştu, ya zümrüt yeşili denemezdi bile, ama giyindi, ne yapacaktı başka? Omuzlarından biraz aşağı gelen sarı saçlarını taradı, başına da bir yazma aldı, iki ucunu boynundan geçirdi, bıraktı omuzlarına. Tesettürlü değildi ama burada ayıptı tam saç açık gezmek, mecburdu. Hızla mutfağa geçti, güzel yağlı bir yumurta yaptı, yanına biraz reçel, zeytin, peynir koydu. Güzel bir de çay demleyince kahvaltı hazırdı. Hızla anasını, ağabeyini çağırdı ve oturdular, güzel bir kahvaltı yaptılar. Ama ağabeyinin bakışından bir şey isteyeceği belliydi; öyle de oldu. “Kuzuları sen otlat bugün, ben şehre ineceğim,” dedi kalın gür sesiyle. Ağabeyi ondan altı yaş kadar büyüktü ama bir o kadar sert ve acımasızdı; ya içi yanıyordu Selvi’nin. Babası rahmetli olduktan sonra daha bir böyle olmuştu. Babası ölmeden önce ona ne kadar “kardeşini el üstünde tut” dese de o hep kardeşini yererdi. “Peki,” dedi sadece. Abisinin kara kaşının biri havalandı, kahve gözleri keskindi. “Sadece peki mi?” dedi; netti tavrı. “Evet,” dedi Selvi sakince. Ne diyecekti, başka çaresi mi vardı? “İyi peki,” dedi abisi de, kalktı, ceketini aldı ve çıktı evden. “Bir evlendiremedik şu oğlanı da,” diye kendi kendine söyleniyordu anası. Nasıl evlendirecekti ki, kim anlayışsız bir koca isterdi evine? Tamam, ağabeyi yakışıklıydı, esmer yakışıklısıydı hem de, ama işte sertti, soğuktu. Uzun boyu vardı; Selvi’nin aksine esmer, kara kaş, kahverengi göze sahipti. Kumral sakalları ve hafif çıkık burnu ile daha sert bir mizacı olurdu kardeşinin aksine. Selvi daha küçük, çıtı pıtı, beyaz tenli, sarı saçlı, elagözlü, küçük bir burna sahipti. Mizacı ise sert dursa bile tatlı, kibar dururdu ağabeyinin aksine. Ana baba böyle olunca kardeşler de böyle olmuştu tabii. Boy pos denince ağabeyi Mehmet babasına, Selvi anasına benzerdi. Tip olarak ise Selvi babasına, Mehmet anasına benzerdi. Daha fazla oturmadan kalktı Selvi, işi çok vardı daha. Hızla kaldırdı sofrayı bir çırpıda; yılların getirdiği pratikliği mevcuttu ellerinde. Bir kova aldı, indi, dereye — az ileride olan — yarısını doldurdu bir çırpıda, fidelere döktü. Birkaç kere tekrarladıktan sonra bıraktı, yorulmuştu artık. İçeri geçti, hemen bir kitap, bir hırka aldı ve çıktı evden. Anası bağırmıştı bir şeyler ama duymadı pek, gitti ağıla. Koyunları, kuzuları çıkardı; eline de bir odun aldı mı tamamdı. Ağıldan çıkınca kulübede ona bakan Karabaş’ı gördü. Alsa mıydı yanına? Ağabeyi hep alırdı yanına; o da gitti, uzandı ve çıkardı tasmasını. Bir koşu gitti koyunların yanına, Selvi de peşlerine. Baya bir süre sonra güzel bir yere gelmiş, bir de kara meşe bulup dibine oturmuştu. Ortaokula kadar gitmişti ya, okuma yazması vardı; bu yüzden yanında kitap getirmişti. Açtı, okumaya başladı. Ne kadar süre geçti bilemedi; erkek sesi gelmesiyle…