Gönüllü
Yazar: Nisanur Demirci

Gönüllü 1 "Kardelen çiçekleri karın için de açardı. Güneşe bile muhtaç olmadan..." *** Kardelenler, kışın ortasında açardı. Toprak hâlâ donukken… Dağların üstündeki kar eksilmemişken… Herkes baharın gelmesine daha çok olduğunu düşünürken… Onlar sessizce çıkardı ortaya. Çünkü kardelen çiçekleri güneşe muhtaç olmak istemezdi. Soğuğun içinde büyümeyi öğrenirlerdi. Belki de bu yüzden insanlar kardelenleri umut sayardı. Çünkü en zor zamanda bile yeniden başlamanın mümkün olduğunu hatırlatırlardı. Ben de en zor zamanda yeniden başlamayı seçmiştim. Bilgisayar ekranına tekrar baktım. Yine hiçbir şey değişmemişti. Yaklaşık bir saattir başvuru sonucunu bekliyordum. “Aysima, kızım! Gel sofrayı kur.” Annemin mutfaktan gelen sesiyle boş ekrana dalıp gittiğimi fark ettim. “Tamam Zahide Sultan, geliyorum,” diye seslendim. Bilgisayara son bir kez daha bakıp ayağa kalktım. Odamın kapısını kapatırken gözüm salona kaydı. Babam her zamanki gibi kanepede uzanmış haber izliyordu. Sıkılmış olacak ki kumandayı eline alıp kanal değiştirdi. Yani değiştirmeye çalıştı. Kumandanın pili bitmeye başlamıştı. Bu yüzden bazen çalışıyor, bazen inat edip duruyordu. Babam koltukta doğruldu. Ellerini saçlarından geçirip kumandayı ileri uzatarak tekrar denedi. Olmadı. Kumandayı, yıllarca silah tutmaktan sertleşmiş eliyle birkaç kez vurup yeniden denedi. “Hadi bu sefer de çalışmama görelim,” dedi kumandaya bakarak. Kumandayla inatlaşıyordu resmen. Yine olmadı. Başını yana çevirip derin bir nefes verdi. “Tövbe estağfurullah… Tövbe.” Bu hâli beni istemsizce gülümsetmişti. Ama birkaç saniye sonra yüzündeki ifade değişti. Kaşları çatıldı. Gözleri televizyondaki habere takılı kaldı. Canını sıkan bir şey vardı. “Aysima, kızım… Kumandanın pili bitmiş galiba. Evde pil var mı?” Gülümseyerek salona girdim. “Var babacığım da… Sen biraz önce kumandayla mı tartışıyordun?” Soruma kaşlarını daha da çatarak baktı. Askerdi benim babam. En azından on yıl öncesine kadar. Gittiği bir doğu görevinde büyük bir patlama olmuştu. Her yer yıkılmış, ortalık enkaza dönmüştü. Babam o sırada bir binanın içindeymiş. Bina çökünce enkaz altında kalmış. Bacağı ağır şekilde kırılmış, platin takılmıştı. O gün sadece bir bina yıkılmamıştı. Babamın hayatı da yıkılmıştı. Ve bizi bir anda “gazi ailesi” yapmıştı. “Bir bakayım, konsolda olması lazım,” diyerek gözlerimi babamdan ayırıp konsola yöneldim. Ama televizyondaki yazıyı görünce olduğum yerde kaldım. “ON İKİ ŞEHİDİMİZ SABAH SAATLERİNDE MEMLEKETLERİNE UĞURLANDI.” İçimden bir şey kopup kalbime saplandı sanki. Dizlerim güçsüzleşti. Bir an nefes almak bile zor geldi. Ekrandaki görüntüler değişti. Ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuş anneler… Ayakta durmakta zorlanan babalar… Eşlerinin tabutlarına sarılıp hıçkırarak ağlayan kadınlar… En kötüsü de çocuklardı. Anneleri gözyaşlarına boğulurken onlar, üstü bayrakla örtülü tabutlara boş gözlerle bakıyordu. Ne olduğunu tam anlayamadan… Tüm bu acı, bir parça vatan toprağı içindi. Ay yıldız gökyüzünde özgürce dalgalansın diyeydi. Ama bedeli ağırdı. Kalbini toprağa gömmekti. Eksik yaşamaya çalışmaktı. Kahverengi gözlerimden süzülen yaşa engel olamadım. Sonra bir diğeri düştü. Babamın elleri yumruk olmuştu. Parmak boğumları bembeyazdı. Çenesindeki kaslar öfkeyle titriyordu. Gözlerinin içindeki yangını görebiliyordum. “Yemek hazır! Aysima Hanım, Murat Bey, sofra buyrun!” Annemin hafif sitemli sesiyle gözlerimi ekrandan ayırabildim. Hızla gözyaşlarımı sildim. Konsoldan pilleri alıp babama uzattım. Oda ağlamıştı. Nasıl ağlamasındı. On iki ev yıkılmıştı. On iki ocak sönmüştü. On iki aile ölmüştü. “Babacığım, piller…” dedim gülümsemeye çalışarak. Babam sessizce aldı. Kumandanın arkasını açıp eski pilleri değiştirdi. “Oldu,” dedi kısa bir sesle. “Televizyonu kapatıp annenin yanına gidelim.” Sakin görünmeye çalışıyordu ama bir eli hâlâ yumruktu. Askerliğin verdiği sertlik yüzüne işlemişti. Bu sefer daha yorgun görünüyordu. Mutfağa doğru yürürken kulağıma ilişen son şey babamın kısık mırıltısı oldu. “Vatan sağ olsun…” Mutf…