2.Bölüm:Nasıl İnanırım Ona
Yazar: esmina

— "Anne!" Merdivenleri teker teker atlayarak hızla aşağı indim. Kalbim o kadar sert atıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. Salona geldiğimde annemi yerde bulmayı bekliyordum ama o ayaktaydı; yaralı da değildi. Ancak yüzünün rengi tamamen uçmuş, bembeyaz kesilmişti. Titreyen eliyle dış kapıyı işaret ediyordu. Kapının önünde siyah bir kutu duruyordu. Üzerindeki yazıya inanamadım; sokağa düşen karttaki yazı karakterinin aynısıydı. Ama bu sefer altında bir de adres eklenmişti. Hemen bir not defteri alıp adresi titreyen parmaklarımla kaydettim. Kutunun içinden sıradan, mat siyah kapaklı bir defter çıktı. Üzerinde hiçbir şey yazmıyordu ama ona dokunurken içimi açıklayamadığım bir huzursuzluk kapladı. Yavaşça ilk sayfayı açtım; boştu. İkinci sayfayı çevirdim; yine boş. "Nasıl yani? Boş bir defter için mi bu kadar tantana yaptılar?" diye kendi kendime söylenirken üçüncü sayfayı açtım. Nefesim boğazımda düğümlendi. Sayfanın tam ortasında, koyu siyah mürekkeple tek bir cümle yazılıydı: “Gerçeği öğrenmek istiyorsan bu gece saat 23.00’te adrese gel." Yazının hemen altında ise kırmızı renkle çizilmiş o gizemli sembol duruyordu. Yutkundum. Sanki o sembol bana bakıyordu. — "Gitmeyeceksin." Annemin arkamdan gelen sesi o kadar sert ve keskindi ki istemsizce irkildim. Ona döndüğümde, yüzündeki yorgunluk çizgilerinin derinleştiğini gördüm. Elleri birbirine kenetlenmişti. — "Anne..." dedim kısık bir sesle. "Sen bu adresi, bu şeyi biliyor musun?" Annem cevap vermedi. Bakışlarını deftere dikti, ardından gözlerini sıkıca kapattı. Sanki çok eski, karanlık bir anıyı yeniden yaşıyor gibiydi. — "Unut o adresi," dedi fısıldayarak. — "Neden? Neden gitmeyeyim?" diye sesimi yükseltim. Annem derin bir nefes aldı, çenesi titriyordu. Çocukluğumdan beri onu hiç böyle çaresiz görmemişimti. — "Baban da gitmişti..." O an zaman durdu. Kulaklarım uğuldamaya başladı. — "Ne dedin?" Annem gözlerini benden kaçırdı: — "Baban kaybolmadan hemen önce, aynı kutudan ona da gelmişti." Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarptı. Babam... Yıllardır evde adı bile anılmayan, bir gün evden çıkıp bir daha asla dönmeyen adam. Herkesin üstünü örttüğü o büyük sır... Tam o sırada telefonumun zil sesi sessiz evi bıçak gibi böldü. Olduğum yerde sıçradım. Ekranda numara görünmüyordu. Titreyen elimle yeşil tuşu kaydırdım: — "Efendim?" Karşı taraftan derin bir sessizlik ve hafif bir nefes sesi geldi. Ardından derinden gelen, tanıdık ama çıkaramadığım bir erkek sesi konuştu: — "Adrese gitme." Bütün vücudum gerildi: — "Sen kimsin?" Karşı taraf birkaç saniye sustu, ardından buz gibi bir sesle ekledi: — "Geç kaldın Alina. Birinci kilit açıldı." Telefon yüzüme kapandı. "Evet" ya da "hayır" dememe bile izin vermemişti. Sanki dünyadaki tek görevi o cümleyi söylemekmiş gibi kapatmıştı. Tam telefonu elimden indirecekken ekran yeniden aydınlandı. Göndereni ve mesaj metni olmayan bir fotoğraf geldi. Parmağım ekranda titrerken resmi açtım. Karanlık bir gece manzarasıydı. Duvarları nemden kararmış, demir kapısı pas tutmuş eski bir bina görünüyordu. Binanın üzerinde büyük harflerle bir tabela asılıydı: KAPALI KAPI. Nefesimi tuttum. Çünkü o paslı kapının önünde uzun boylu, siyah montlu bir adam duruyordu. Yüzü tam seçilmiyordu ama onu tanımam için yüzünü görmeme gerek yoktu. Çocukken beni omuzlarına alan, bana bisiklet sürmeyi öğreten adamdı o... Babamdı. Telefon elimden kayıp yere düştü, dizlerimin bağı çözüldü. Çünkü fotoğrafın altında tek bir satır yazıyordu: "Onu canlı görmek istiyorsan, ikinci kilit açılmadan önce gel." — "Bu bir oyun..." diye fısıldadım ama kendi sesim bile bana inanmıyordu. Annem yerdeki telefonu alıp fotoğrafa baktı. Gözleri dehşetle büyüdü: — "Hayır... Bu mümkün değil." — "Anne, bu babam değil mi? Söylesene!" Soruma cevap vermek yerine fotoğrafı buruşturup çöpe atmaya yeltendi. Kolundan sertçe tuttum: — "Neden benden saklıyorsun?" Bu kez gözlerimin içine baktı. Yıllardır içinde büyüttüğü o köklü korku ilk kez bu kadar net açığa çıkmıştı: — "Çünkü o gece yalnız kaybolmadı…