BÖLÜM 1: YAĞMUR VE KAN
Yazar: azra_ayvz

İstanbul, o gece sadece bir şehir değildi; karanlık bir tanrının kurbanını bekleyen sunağıydı. Gökyüzü susturulmuş bir çığlık gibi gürlüyor, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur yeraltının kirli sırlarını yıkamaya yetmiyordu. Şehrin Arnavut kaldırımlı dar sokaklarından birinde, zamanın durduğu o an, kan kokusu yağmura karıştı. İşte tam o sokakta, ölümsüzleşen o sahnede, kader iki farklı dünyayı birbirine kelepçeledi. Alya Yılmaz, üzerindeki ıslak, siyah ince elbiseyle titriyordu. Yağmur damlaları saçlarından yüzüne süzülürken, gözleri dehşet ve çaresizlikle doluydu. O, bu sokakların masumiyetiydi, yanlış zamanda yanlış yerde olan bir kurbandı. Babasının karanlık geçmişinin bedelini, o gece ödemek üzereydi. Karşısında, onu sımsıkı tutan adam ise şehrin karanlığının somutlaşmış haliydi. Demir Karahan. 30'lu yaşlarının ortasında, yeraltı dünyasının korkulan hükümdarı. Siyah takım elbisesi, açık gömlek yakasından sızan boynundaki karmaşık dövmeler ve jöleli saçlarıyla ürkütücü derecede yakışıklı ve sert duruyordu. Gözleri, Alya’nın titreyen formuna bakarken korumacı bir yırtıcılığın izlerini taşıyordu. O an, Demir için kontrol her şey demekti ve bu kadın, kontrolünü tamamen kaybetmesine neden olabilecek yegane varlıktı. Alya, Demir’in göğsüne yaslanmış, onun güçlü kollarının arasında hem korunuyor hem de hapsoluyordu. "Kimsin sen?" diye fısıldadı sesi titreyerek. Demir, kadının çenesini hafifçe yukarı kaldırdı. Bakışları bir emirdi. "Seni hayatta tutacak tek adam." Alev alev yanan, tutku ve tehlikenin harmanlandığı o bakışmanın hemen arkasında, karanlık sokak başka bir gerçeği barındırıyordu.Görülen diğer siyah takım elbiseli adamlar, Demir’in sadık korumaları, klasik model lüks aracın çevresini sarmış, tetikte bekliyorlardı. Sigarasının dumanını yağmura karıştıran adam, sessiz bir tehdit gibiydi. Sokak lambasının soluk ışığı, bu uğursuz tabloyu aydınlatıyordu. Ama asıl tehlike, bu koruma çemberinin dışındaydı. "Beni... beni öldürecekler," dedi Alya, gözyaşları yağmura karışırken. "Hayır," dedi Demir, sesi bir bıçak kadar keskin ve kesindi. "Beni tanıyorlar Alya. Ben varken kimse sana dokunamaz. Ne amcamın adamları, ne de o lanet Kuzey." Kuzey. Adı geçtiğinde sokaktaki hava daha da ağırlaştı. Şehrin her köşesine dehşet saçan, kurbanlarını vahşice katleden seri katil. Demir’in geçmişindeki en büyük yarayı bilen, onun için bile bir muamma olan o gizemli figür. Kuzey, sadece Alya’nın peşinde değildi; Demir’in ruhunu da avlamak istiyordu. Ve bu gece, ilk hamlesini yapmıştı. Alya’nın babası, Kuzey'in kurbanı olmuştu. "Seni evime götürüyorum," dedi Demir, Alya’yı hafifçe sarsarak. "Orada güvenli olacaksın." "Senin evin..." Alya’nın sesi fısıltıdan farksızdı. "Bana yardım mı ediyorsun, yoksa beni hapsediyor musun?" Demir’in dudaklarında çarpık, karanlık bir gülümseme belirdi. "İkisi de, küçük hanım. Ama bir şeyi iyi bil: Sen artık benimsin." Bu bir teklif değildi; bir hükümdarın tebaasına koyduğu son noktaydı. Alya, Demir’in gözlerinde gördüğü o yoğun, saplantılı tutkunun derinliğinde boğulacağını hissetti. Bu adam tehlikeliydi, vahşiydi ama aynı zamanda ona bakan tek sığınaktı. Demir, Alya’yı arabaya doğru yönlendirirken, Yaman –sağ kolu– hızlıca yanına yaklaştı. "Efendim, bölge güvenli. Ama Komiser Murat... o yolda." "Kuzey’in izini buldu mu?" "Hayır, sadece senin burada olduğunu biliyorlar." Demir, Alya’yı arabaya bindirdikten sonra kapıyı kapattı. Yaman’a döndü. "Bırak gelsin. Komiser adalet istiyor; ben ise koruma. Ama önce, bu şehri onun kanıyla yıkayacağım." Yağmur hızını artırırken, klasik araba karanlık sokakta kayboldu. Alya’nın masum hayatı, o gece Demir Karahan’ın malikanesinin demir kapılarının ardında, dışarıdaki seri katilin ve içerideki saplantılı aşığın pençesinde yeniden başlayacaktı. Kanlı gece, sadece bir başlangıçtı.