Fırtına Öncesi Sessizlik
Yazar: MŞAHİNCEYLAN

Demir Kara ve Eylül Arman, Leyla Soylu’nun verdiği bilgilerle, Ferit Ural’ın saklandığı yeri tespit ettiler: Eski bir tersane, şehrin ıssız ve terkedilmiş liman bölgesinde. Hakan Yalçın, bu planın risklerini hesaba katarak operasyonun detaylarını hazırladı. Ancak içinde bir şüphe vardı; her şey fazla kolay ilerliyordu. Sanki birileri onları oraya çekmek istiyordu. Tersaneye doğru ilerlerken, Eylül, Hakan’ın yüzündeki endişeyi fark etti. “Bir sorun mu var?” diye sordu, kaşlarını çatarak. “Bu kadar kolay olmamalıydı,” diye yanıtladı Hakan. “Ferit, genelde böyle bir açık vermez.” Soğuk rüzgâr gecenin karanlığında bir hayalet gibi dolanıyordu. Terk edilmiş kilisenin taş duvarları, yılların ağırlığını taşıyor gibi görünüyordu; ama içeride, sessizliğin ardında fırtına öncesinin tehditkâr huzursuzluğu vardı. Demir, kapının önünde durmuş, titreyen elleriyle sigarasını yakmaya çalışıyordu. Aklı hâlâ bir önceki gece olanlarda takılıydı. Maskeli kişiler, Fadik’in garip mırıldanmaları ve Meryem’in elindeki lanetli kitap… Hepsi bir kâbusun içindeymiş gibi hissettiriyordu. Eylül, onun yanına geldi ve elindeki battaniyeyi omuzlarına attı. Eylül: “Biraz dinlenmelisin. Hepimiz yorgunuz.” Demir, başını sallayarak sigarayı yere attı ve üzerine bastı. Demir: “Dinlenmek mi? Eylül, her nefeste biraz daha yaklaştığımız bir cehennem var. Dinlenirsek ölürüz.” Kilisedeki Korku İçeride Fadik, eski bir mumun ışığında kitabın sayfalarını karıştırıyordu. Meryem, onun bu tuhaf hareketlerini izlerken bir yandan da kendini rahatlatmaya çalışıyordu. Ancak Fadik’in yüzündeki ürkütücü ifade, onu daha da tedirgin ediyordu. Meryem: “Bu kitap… Bu kadar önemliyse, neden şimdiye kadar fark edilmedi?” Fadik, sayfaları durdurup Meryem’e dönerek gülümsedi. O gülümseme, adeta bir mezar taşının soğukluğunu taşıyordu. Fadik: “Çünkü bu kitap kendini yalnızca seçilmişlere gösterir. Sen… Sen bir anahtarsın. Ama bu, seni kurtarmaz.” Meryem’in nefesi kesildi. O anda kitabın sayfalarından yayılan garip bir ışık, ortamı sardı. Işık, kısa ama ürkütücü bir şekilde yanıp sönerek Fadik’in söylediklerini doğruluyor gibiydi. Gizemli Mesaj Demir ve Eylül içeri girdiklerinde, ışığın etkisi henüz silinmemişti. Kitabın bulunduğu masaya yaklaştılar ve orada, eski bir dilde yazılmış bir mesaj gördüler. Meryem, mesajı okuduğunda yüzü bembeyaz oldu. Meryem: “Burada diyor ki… ‘Çark döner, yargı gelir. Ancak kurban verildiğinde hakikat açığa çıkar.’” Demir, yumruğunu masaya vurdu. Demir: “Kurban mı? Bu ne saçmalık! Biz kimseyi feda etmeyeceğiz!” Fadik, sessizce ayağa kalktı ve Demir’e doğru yürüdü. Onun kararlı gözlerine bakarak alaycı bir şekilde konuştu. Fadik: “Kurban vermekten korkuyorsun, değil mi? Ama anlamıyorsun. Bu çark, zaten bizim hayatlarımızı yutuyor. Sadece kimi önce, kimi sonra.” Eylül, ikisi arasındaki gerilimi kesmek için araya girdi. Eylül: “Bu tartışmayı bırakın! Şu an önemli olan hayatta kalmamız. Çarkın istediği neyse, bunu öğrenmenin başka bir yolu olmalı.” Beklenmedik Saldırı Tam o anda kilisenin dışından gelen bir sesle herkes irkildi. Dışarıda birileri vardı. Demir hızla silahını çekti ve kapıya yöneldi. Ancak kapıyı açar açmaz, bir kurşun onun hemen yanındaki duvara saplandı. Demir: “Pusu kurmuşlar! Silahlanın!” Karanlıktan gelen maskeli figürler, kiliseyi kuşatmıştı. Ellerindeki fenerler, eski taş duvarlarda dans eden korkutucu gölgeler yaratıyordu. Eylül, Meryem’i korumaya çalışırken Demir ve Fadik, saldırganlara karşı pozisyon aldı. Silah sesleri, kilisenin sessizliğini yırttı. Ancak saldırganlar, sadece silahlarla değil, aynı zamanda tuhaf ritüellerle de savaşıyor gibiydi. Bir tanesi elindeki bir sembolü havaya kaldırarak bir şeyler mırıldandı ve bir anda içerideki hava ağırlaştı. Eylül: (bağırarak) “Bu normal bir saldırı değil! Bize oyun oynuyorlar!” Demir, bir saldırganı etkisiz hale getirip onun sembolünü eline aldı. Sembol, sıcakmış gibi elini yaktı. Ancak tam o anda, sembolden bir kadın sesi duyuldu: Gizemli Ses: “Adalet Masası seni izliyor, Demir Kara. Kaderi…