Kanlı Ayın Mirası I: Gölgelerin Ardındaki Dünya
Kim Olduğunu Öğrenmek
Yazar: Aybige

Bölüm-2 🎵Música 🎼 🎵Ivan Torrent – Before I Leave This World🎼 O an, sanki dünyanın bütün sesleri bir anda sustu. Kalabalığın çığlıkları uğultuya karışarak dağıldı. Rüzgâr bile nefesini tutmuş gibiydi. Meydanın ortasında yalnızca iki taraf kalmıştı: Bir tarafta, adını birkaç saniye önce öğrendiğim adam... Draven. Diğer tarafta ise yüzlerini kapüşonlarının ardına gizleyen üç yabancı, ben ise tam ortalarında duruyordum. Nedenini bilmeden, ne olduğunu tam olarak kavrayamadan, ama içimde giderek büyüyen his, artık geri dönüşün mümkün olmadığını söylüyordu. Draven, gözlerini karşısındaki üç kişiden bir an olsun ayırmadı. Omuzları dimdikti. Elleri iki yanında gevşekçe duruyor gibi görünse de bedenindeki her kasın gerildiğini hissedebiliyordum. Onun çevresindeki hava bile değişmişti. Meydandaki serinlik, yerini ağır ve keskin bir soğuğa bırakmıştı. Nefes aldıkça ciğerlerim yanıyor, tenimde görünmez iğneler dolaşıyormuş gibi hissediyordum. Kapüşonlu kişilerden ortadaki bir adım öne çıktı. "Yüce Konsey'in emrini biliyorsun." Draven'ın sesi sakinliğini koruyordu. "Biliyorum." "O hâlde direnmenin anlamı yok." "Emirleriniz beni ilgilendirmiyor." Bu sözlerin ardından birkaç saniyelik sessizlik çöktü. O sessizlik, yaklaşan bir fırtınadan bile daha ürkütücüydü. Meydandaki insanlar çoktan uzaklaşmaya başlamıştı. Polis sirenleri uzaktan duyuluyor, kalabalık yaşananları anlamaya çalışıyordu. Kimisi kulenin çöküşünden söz ediyor, kimisi kaçışıyordu. Ancak hiçbiri, meydanın tam ortasında yaşanan gerçek çatışmayı göremiyordu. Ben ise nefesimi bile kontrol etmekte zorlanıyordum. "Draven..." dedim kısık bir sesle. İlk kez bana baktı, bakışlarındaki sertlik bir anlığına yumuşadı. "Ne olursa olsun," dedi alçak ama kararlı bir sesle, "yanımdan ayrılma." "Neler oluyor? Siz kimsiniz? Ben neden..." Sözümü tamamlayamadım. Kapüşonlu üç kişiden biri elini havaya kaldırdı. Taş zeminin altından derin bir çatlama sesi yükseldi. Ayaklarımın altındaki meydan sarsıldı, çatlaklar örümcek ağı gibi etrafa yayılırken insanların çığlıkları yeniden yükseldi. Dükkânların camları tek tek patladı. Meydanın ortasındaki eski çeşmenin mermerleri parçalanarak yere savruldu. Korkuyla geri çekildim, tam dengemi kaybedecekken güçlü bir el kolumu kavradı; Draven'di. Dokunduğu anda bedenimde buz gibi bir ürperti dolaştı. Teni benimkinden bile soğuktu ancak garip bir şekilde bu soğukluk beni korkutmadı aksine, kalbimdeki paniği bastıran tuhaf bir huzur hissettim. "Arkamda kal." Bu kez itiraz etmedim içimdeki ses, onu dinlemem gerektiğini söylüyordu. Kapüşonlu kişiler ağır adımlarla yaklaşmayı sürdürdü. "Yüzyıllardır saklanan miras..." dedi ortadaki. "...nihayet ortaya çıktı." Miras; bu kelimeyi bugün kaçıncı kez duyuyordum? "Ben kimse değilim!" diye bağırdım. "Yanlış kişiyi arıyorsunuz!" Sözlerim meydanda yankılandı, kapüşonlu kişi başını yavaşça kaldırdı. Kapüşonunun altından görünen gözleri tamamen siyahtı, ne göz bebeği vardı ne de beyazı, simsiyahtı. İnsan gözü olamayacak kadar karanlık. "Damarlarında akan kan..." dedi boğuk sesiyle. "...bize yalan söylemez." Bir anda göğsümde taşıdığım kolye şiddetle parladı. Kırmızı ışık, gömleğimin altından dışarı taştı, sıcaklık öylesine arttı ki nefesim kesildi. Elimi istemsizce kolyenin üzerine bastırdım. Tam o anda zihnimde yeni bir görüntü belirdi. Devasa siyah kapıları olan görkemli bir kale, gökyüzünü kaplayan kan kırmızısı bir ay, yüzlerce vampirin diz çöktüğü taş bir salon ve salonun en sonunda, siyah bir tahtın önünde duran genç bir kadın... Uzun siyah saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Başında gümüşten yapılmış eski bir taç vardı. Yüzünü gördüğüm an nefesim kesildi, çünkü o kadın bendim ama gözlerim; benim gözlerim değildi. Parlak, yakut kırmızısı gözlerle bana bakıyordu. Gözlerimin önündeki görüntü birkaç saniye içinde kayboldu; ancak bıraktığı etki, zihnimden silinmeyecek kadar güçlüydü. Sanki hiç bilmediğim bir geçmişi yaşamış, hiç tanımadığım bir hayatın ağırlığını omuzlarımda taşımıştım. Göğsüm hızla inip kalkıyor, par…