Kan ve Hilal

Kızıl Hilal (Başlangıç)

Yazar:

Kan ve Hilal - Rüyammyılmz kitap kapağı
Kan ve Hilal kitap kapağı

Gece, krallığın üzerine sessizce çökmüştü. Sarayın yüksek kulelerinden görünen gökyüzü her zamankinden farklıydı. Ayın çevresini saran kızıl ışık, karanlığın içinde kan gibi parlıyordu. Rüzgâr, avludaki meşaleleri titretiyor, nöbetçilerin yüzlerine huzursuz gölgeler düşürüyordu. Sarayın en uzak kanadında ise bir bebek ağlıyordu. O gece doğan kız çocuğunun ağlayışı koridorlarda yankılanırken yaşlı müneccimler telaşla gökyüzüne bakıyordu. "Bu mümkün değil." diye fısıldadı içlerinden biri. En yaşlısı titreyen elleriyle göğsündeki tespihi sıktı. "Kehanet geri döndü." Odadaki herkes donup kalmıştı. Yıllardır unutulmaya yüz tutmuş o kehanet geri gelmişti. Hanedanı yükseltecek ya da sonsuza kadar yok edecek olan çocuk gelmişti. Kızıl hilalin altında doğan çocuk şimdi beşiğinde ağlıyordu. Yirmi yıl sonra Hilal Hatun sarayın taş duvarları arasında yürürken hizmetkârların fısıltılarını duyuyordu. Her şey her zamanki gibiydi. İnsanlar ona baktığında saygıyla eğiliyor fakat gözlerini kaçırıyordu. Sanki onun hakkında bildikleri bir şey vardı da söylemeye cesaret edemiyorlar. Hilal bunu yıllardır hissediyordu. Kendisine saklanan bir sır vardı. Ama ne zaman bunu sormaya kalksa babası konuyu değiştiriyor, annesi gözlerini kaçırıyordu. Sarayın bahçesine ulaştığında derin bir nefes aldı. Bahar yeni gelmişti. Ağaçların dallarında beyaz çiçekler açıyor, çeşmelerden akan suyun sesi huzur veriyordu. Ama içindeki huzursuzluk gün geçtikçe büyüyordu. Son günlerde garip rüyalar görmeye başlamıştı. Karanlık bir savaş meydanı, yüzünü seçemediği bir adam ve bir kan vardı. Rüyanın sonunda ise gökyüzünde yükselen kızıl bir hilal ortaya çıkıyordu. Her gece aynı rüya, her gece aynı his vardı. Sanki yaklaşan bir felaket vardı. "Hatun." Hilal düşüncelerinden sıyrıldı. Karşısında duran yaşlı hizmetkâr nefes nefeseydi. "Padişah Hazretleri sizi huzuruna çağırıyor." Hilal'in kaşları çatıldı. Bu saatte mi? Babası onu gecenin ilerleyen saatlerinde neredeyse hiç çağırmazdı. İçine kötü bir his çöktü. Hiç vakit kaybetmeden saraya doğru yürümeye başladı. Koridorlar her zamankinden sessizdi. Muhafızlar olağan dışı şekilde gergin görünüyordu. Kapının önüne geldiğinde iki asker ağır demir kapıyı açtı. Hilal içeri girdi. Babası yalnız değildi. Odada devletin en önemli paşaları ve müneccimbaşı da bulunuyordu. Yüzlerindeki ifade Hilal'in yüreğini sıkıştırdı. Sanki kötü bir haber almışlardı. Babası ayağa kalktı. Birkaç saniye boyunca sadece ona baktı. Sonra yavaşça konuştu. "Vakit geldi, kızım." Hilal'in kalbi hızlandı. "Neyin vakti?" Odada ölüm sessizliği vardı. Müneccimbaşı başını eğdi. Padişah derin bir nefes aldı. "Yirmi yıldır senden sakladığımız gerçeği öğrenmenin vakti." Hilal'in nefesi kesildi. Tam o sırada sarayın dışından çığlıklar yükseldi. Ardından boru sesleri duyuldu. Muhafızlardan biri kapıyı hızla açarak içeri girdi. Yüzü bembeyazdı. "Hünkârım!" Odadaki herkes ona döndü. Asker dizlerinin üzerine çöktü. "Doğu kapıları düştü." Padişahın yüzü gerildi. "Kim saldırıyor?" Asker korkuyla yutkundu. Sonra tek bir isim söyledi. O isim odadaki herkesin kanını dondurmaya yetmişti. "Miran Han."

Bölümün tamamını WritePad'de oku