95. BÖLÜM: KADİM KAPININ ARDINDA
Yazar: Bircan Mazhar

95. BÖLÜM: KADİM KAPININ ARDINDA Kadim kapı, yüzyıllardır süren sessizliğini ağır bir gürültüyle bozarak yavaş yavaş açılmaya başladı. İçeriden yayılan ışık ne altın ne de gümüş rengindeydi. Göz kamaştırmayan, huzur veren saf beyaz bir ışıktı. Tapınağın taş duvarlarına dokunduğu anda çatlaklar onarılıyor, kırılan sütunlar eski hâline dönüyordu. Sanki bu ışık yalnızca aydınlatmıyor, dokunduğu her şeyi iyileştiriyordu. Defne, istemsizce o kapıya doğru bir adım attı. Boynundaki kolye artık yoktu, ancak Üçüncü Mühür’ün gücü kalbinin içinde atıyordu. Kalbi hızlandıkça beyaz ışık da güçleniyordu. Kapının ardından yaşlı bir adam çıktı. Üzerinde bembeyaz, işlemeli uzun bir kaftan vardı. Beline kadar uzanan gümüş saçları omuzlarına dökülüyor, yüzündeki derin çizgiler binlerce yıllık bir bilgelik taşıyordu. Elinde herhangi bir silah yoktu. Sadece kristalden yapılmış uzun bir asa taşıyordu. Adamın gözleri Defne’nin gözleriyle buluştuğu anda salondaki herkes saygıyla geri çekildi. Arven diz çöktü. Azhan başını öne eğdi. Nergis bastonunu iki eliyle kavrayarak sessizce eğildi. Hatta Eren bile gözlerini yere indirdi. Defne şaşkınlıkla etrafına baktı. “Kim bu?” diye fısıldadı. Arven saygıyla konuştu. “O…” “İlk Muhafız.” Salonda derin bir sessizlik oluştu. Yaşlı adam yavaş adımlarla Defne’ye yaklaştı. Yüzünde ne öfke ne de şaşkınlık vardı. Sadece huzur dolu bir gülümseme… “Hoş geldin, Defne.” dedi. “Uzun zamandır seni bekliyordum.” Defne’nin sesi titredi. “Beni tanıyor musunuz?” Yaşlı adam başını salladı. “Sen doğmadan önce de tanıyordum.” “Çünkü Üçüncü Mühür, taşıyıcısını doğmadan çok önce seçer.” Eren dikkatle yaşlı adama baktı. “Üstad…” “Artık vakit geldi mi?” İlk Muhafız derin bir nefes aldı. “Henüz değil.” “Önce Defne’nin bilmesi gereken son gerçek var.” Defne’nin kalbi hızlandı. “Başka hangi gerçek?” Yaşlı adam asasını yere dokundurdu. Salonun ortasında parlak bir su aynası oluştu. Aynanın içinde yıllar öncesine ait görüntüler belirdi. Genç Lal… Genç Eren… Azhan… Arven… Kael… Ve Kraliçe… Hepsi aynı salonda duruyordu. Kraliçe, yeni doğmuş bir bebeği Lal’in kucağına verdi. O bebek Defne’ydi. Kraliçe’nin sesi görüntünün içinden duyuldu. “Onun kalbinde yalnızca Üçüncü Mühür yok.” “Kadim Denge de onunla birlikte doğdu.” Defne şaşkınlıkla aynaya baktı. “Kadim Denge…” İlk Muhafız başını salladı. “Evet.” “İlk Düşman karanlığı temsil eder.” “Sessizlik ise hiçliği.” “Fakat ikisini de dengeleyecek tek güç, Kadim Denge’dir.” Defne sessizce dinliyordu. “Ve o güç…” “Ben miyim?” İlk Muhafız gülümsedi. “Hayır.” Salondaki herkes şaşkınlıkla ona baktı. “O güç sensin…” “Ve yalnız değilsin.” Defne’nin kaşları çatıldı. “Ne demek istiyorsunuz?” Yaşlı adam aynaya yeniden dokundu. Su dalgalandı. Bu kez görüntüde iki bebek vardı. Birinin boynunda altın renkli ışık parlıyordu. Diğerinin kalbinde ise gümüş bir sembol vardı. Defne’nin nefesi kesildi. “İki bebek…” İlk Muhafız yavaşça konuştu. “O gece yalnızca bir çocuk doğmadı.” “İki çocuk doğdu.” Salondaki herkes donup kaldı. Mazhar şaşkınlıkla Defne’ye baktı. Eren gözlerini kapattı. Sanki yıllardır sakladığı sır artık ortaya çıkıyordu. Defne’nin sesi titredi. “Diğeri…” “Kim?” İlk Muhafız gözlerini kapıya çevirdi. Tam o anda tapınağın girişinden ayak sesleri duyuldu. Herkes aynı anda arkasını döndü. Gölgelerin arasından genç bir kadın yavaşça içeri girdi. Uzun siyah saçları omuzlarına dökülüyor, gri gözleri salondaki herkesi dikkatle süzüyordu. Boynunda, Defne’nin kaybolan kolyesine tıpatıp benzeyen gümüş bir kolye vardı. Kadın durdu. Bakışları Defne’nin bakışlarıyla buluştu. Ve dudaklarından yalnızca tek bir cümle döküldü. “Merhaba…” “Sanırım seni yıllardır arıyorum.”