92. BÖLÜM: TAHTIN SINAVI
Yazar: Bircan Mazhar

92. BÖLÜM: TAHTIN SINAVI Altın kapının çatlayan taşları büyük bir gürültüyle yere düşerken gri sis yavaşça salonun içine yayıldı. Sessizlik’in silueti ağır ağır belirginleşti. Her adımında altın ışık biraz daha sönüyor, duvarlardaki kadim semboller soluklaşıyordu. Buna rağmen tahtın çevresindeki görünmez çember hâlâ dimdik ayaktaydı. Defne, tahtın basamaklarında duruyor, gözlerini Sessizlik’ten ayırmıyordu. “Bir adım daha yaklaşma.” dedi sakin ama kararlı bir sesle. Sessizlik hafifçe gülümsedi. “Hâlâ beni durdurabileceğini sanıyorsun.” “Hayır.” diye cevap verdi Defne. “Ama seni oyalayabilirim.” Sessizlik başını hafifçe eğdi. “Bu cesaret…” “Anneninkine çok benziyor.” Defne’nin gözlerinde bir anlık öfke parladı. “Annemin adını ağzına alma.” Tam o anda salonun diğer ucundan kılıç sesleri duyuldu. Mazhar’ın sesi yankılandı. “Defne!” Ardından Azhan ve Arven, gölge savaşçılarını geri püskürterek salona girdiler. Nergis de bastonundan yükselen mavi ışıkla kapının tekrar kapanmasını engellemeye çalışıyordu. Kael ise kapının dışında tek başına savaşmaya devam ediyor, içeri girmeye çalışan karanlık yaratıkları durduruyordu. Mazhar nefes nefese Defne’nin yanına geldi. “Yalnız bırakacağımızı mı sandın?” Defne gülümseyerek başını salladı. “Hayır.” Azhan kılıcını kaldırdı. “Bu savaş, hepimizin savaşı.” Sessizlik onların birbirine kenetlenmiş hâline baktı. Yüzündeki sakin ifade yavaş yavaş öfkeye dönüştü. “İnsanlar…” diye fısıldadı. “En nefret ettiğim şey.” Bir anda iki elini havaya kaldırdı. Salonun zemini çatladı. Gri sisin içinden yüzlerce karanlık zincir yükseldi. Zincirler yıldırım hızıyla Defne’ye doğru ilerledi. Mazhar hiç düşünmeden önüne geçti. Kılıcıyla zincirleri parçalamaya çalıştı. Ancak zincirler kırıldıkları anda yeniden oluşuyordu. Arven mızrağını savurdu. Azhan kılıcıyla saldırdı. Nergis eski dilde mühür dualarını okumaya başladı. Fakat Sessizlik durmuyordu. Tam o sırada tahtın üzerindeki üç mühür yeniden parladı. Salonda duyulan kadın sesi bu kez çok daha güçlüydü. “Defne…” “Artık seçim yap.” Defne derin bir nefes aldı. Tahtın önüne geçti. Gözlerini kapattı. Annesinin son gülümsemesini… Mazhar’ın kendisini korumak için verdiği mücadeleyi… Azhan’ın yıllardır taşıdığı sadakati… Nergis’in hiç kaybolmayan umudunu… Kael’in sessiz fedakârlığını… Tek tek hatırladı. Sonra yavaşça tahtın üzerine oturdu. O anda zaman durdu. Altın, gümüş ve kristal mühürler gökyüzüne yükseldi. Üç ışık birleşerek Defne’nin kalbine aktı. Kolyesi parçalanarak yüzlerce ışık zerresine dönüştü. Salonun tamamını aydınlatan güçlü bir ışık yükseldi. Sessizlik ilk kez acıyla geri çekildi. “Hayır…” diye haykırdı. “Bu mümkün değil!” Defne yavaşça gözlerini açtı. Artık gözleri eskisi gibi değildi. İrislerinin etrafında altın renkli kadim semboller dönüyordu. Saçlarının arasından ışık süzülüyor, sesi salonun her köşesinde yankılanıyordu. “Ben yalnızca Defne değilim.” “Ben…” “Üçüncü Mühür’ün koruyucusuyum.” Bu sözlerle birlikte tahtın arkasındaki mühürler gökyüzüne yükseldi. Kadim Tapınak’ın bütün duvarları yeniden canlandı. Dışarıda savaşan Kael, Arven, Azhan, Mazhar ve Nergis aynı anda göğüslerinde sıcak bir ışık hissettiler. Yıllar önce edilen muhafız yemini yeniden tamamlanıyordu. Ancak tam herkes umutlanmışken, salonun derinliklerinden karanlık bir kahkaha yükseldi. Bu kahkaha ne Sessizlik’e aitti… Ne de İlk Düşman’a. Defne yavaşça başını sesin geldiği yöne çevirdi. Tahtın arkasındaki duvar çatlamaya başlamıştı. Kadim taşlar yere düşerken, binlerce yıldır mühürlü kalan gizli bir kapı açıldı. Kapının ardında duran siyah pelerinli kişi yavaşça başını kaldırdı. Yüzü gölgelerin arasında seçilmiyordu. Fakat dudaklarından dökülen tek cümle, salondaki herkesin kanını dondurdu. “Sonunda…” “Gerçek varis uyandı.” Ve o kişi, Defne’nin adını daha önce hiç kimsenin söylemediği kadar tanıdık bir ses tonuyla fısıldadı. “Hoş geldin… kızım.”