54. BÖLÜM: İki Yolun Sessizliği
Yazar: Bircan Mazhar

54. BÖLÜM: İki Yolun Sessizliği "...Çünkü bu kez..." "...geçmiş seni beklemeyecek." Muhafız'ın sözleri, salonun kubbesinde yankılanırken Su Ağacı'nın dalları bir kez daha şiddetle sarsıldı. Gölde yüzen binlerce ışık, rüzgâra kapılmış yapraklar gibi dönmeye başladı. Her ışığın içinde bir yüz beliriyordu. Kimi yaşlı... Kimi genç... Kimi ise henüz çocuktu. Onlar yalnızca geçmişin ruhları değildi. Onlar, yemin uğruna hayatlarını adamış bütün muhafızlardı. Defne gözlerini kapadı. Kalbi göğsünde ağır ağır atıyordu. İki kapı hâlâ karşısında duruyordu. Biri güneş mührünü taşıyordu. Diğeri kırık daireyi. İkisi de sessizdi. Fakat ikisi de onu çağırıyordu. Azhan bir adım öne çıktı. "Defne..." "Karar vermeden önce beni dinle." Defne başını ona çevirdi. Azhan'ın yüzünde alışık olduğu kararlılık yoktu. İlk kez gözlerinde korku vardı. "Güneş Kapısı'nı seçersen geçmiş kurtulur." "Lal'in mührü tamamlanır." "Fakat gelecekte yaşayacak binlerce insanın kaderi değişebilir." Defne sessizce dinliyordu. Azhan derin bir nefes aldı. "Kırık Daire'yi seçersen..." "...geleceği kurtarma ihtimalin olur." "Ama geçmişte kaybettiklerimizi sonsuza kadar kaybedebiliriz." Salon yeniden sessizliğe gömüldü. Arven yavaşça Su Ağacı'nın köklerine yaklaştı. Parmaklarını berrak suya dokundurdu. Su, dokunduğu yerde altın renginde halkalar oluşturdu. "Biz yıllarca yanlış bir şey sandık." Muhafız gözlerini ona çevirdi. "Neyi?" Arven hüzünle gülümsedi. "Kırık dairenin bir lanet olduğunu..." "Meğer o..." "...tamamlanmamış bir dua imiş." Defne şaşkınlıkla ona baktı. "Ne demek istiyorsun?" Arven avucundan küçük siyah yüzüğü çıkardı. Yüzüğü iki eliyle tuttu. "Bu yüzük bana emanet edildiğinde bana tek bir şey söylediler." "Eğer gün gelir de son varis gelirse..." "...ona gerçeği anlat." Derin bir sessizlik çöktü. "Gerçek şu ki..." "Kırık daire hiçbir zaman yok edilmek için yapılmadı." "Eksik bırakıldı." "Neden?" Muhafız cevap verdi. "Çünkü tamamlanan her mühür..." "...bir gün kırılır." "Ama tamamlanmamış olan..." "...yaşamaya devam eder." Defne'nin zihninde parçalar birleşmeye başlıyordu. "Lal..." "...mührü bilerek eksik bıraktı." Muhafız başını salladı. "Evet." "Kendi çocuğunu kurtarmak için değil." "Gelecekte doğacak bütün çocuklar için." Tam o sırada Su Ağacı'nın gövdesinde derin bir çatlak oluştu. Salon sarsıldı. Gölde yükselen ışıklar birer birer sönmeye başladı. Muhafız aniden dizlerinin üzerine çöktü. Yüzü solmuştu. "Hayır..." "Geç kaldılar." Defne hızla yanına koştu. "Ne oluyor?" Muhafız güçlükle konuşuyordu. "Dışarıdaki karanlık..." "...artık kapının önünde değil." "İçimizde." Azhan'ın eli kılıcına gitti. "Ne demek bu?" Muhafız cevap vermeden önce salondaki bütün ışıklar söndü. Mutlak bir karanlık çöktü. Defne yalnızca kendi nefesini duyabiliyordu. Sonra... Çok yakından gelen başka bir nefes... Yavaş... Soğuk... Ve insan değildi. Arkasından ince bir ses yükseldi. "Sonunda..." Defne hızla arkasına döndü. Fakat kimseyi göremedi. Ses yeniden duyuldu. "Yüzyıllardır bu anı bekliyordum." Bu kez ses Su Ağacı'nın içinden geliyordu. Gövde boyunca siyah çizgiler yayılmaya başladı. Berrak su, yavaş yavaş kararıyordu. Muhafız'ın gözleri dehşetle büyüdü. "İmkânsız..." "Sen mühürlenmiştin." Ağacın gövdesinde insan siluetine benzeyen koyu bir şekil oluştu. Önce bir el... Sonra bir yüz... Ardından bütün bedeni... Fakat bu beden sudan değil, gecenin en koyu karanlığından yapılmıştı. Varlık gözlerini açtı. Gözbebekleri yoktu. Sadece sonsuz bir boşluk... Defne, onun kendisine baktığını hissetti. Varlık gülümsedi. "O kadar uzun süre bekledim ki..." "...artık adımı ben bile unuttum." Muhafız ayağa kalkmaya çalıştı. "Adını biz unutmadık." "Sen..." "...İlk İhanet'sin." Bu isim söylenir söylenmez salonun bütün duvarları çatladı. Gölde kalan son ışıklar da söndü. Varlık yavaşça Defne'ye doğru yürümeye başladı. Her adımında taşlar siyaha dönüşüyordu. Defne geri çekilmedi. Boynundaki gümüş anahtarı avucunun içine aldı. Anahtar, ilk kez yalnızca ışık saçmadı. İçinden tanıdık bir ses yükseldi. Lal'…