52. BÖLÜM: Son Kapının Ardındaki Yemin
Yazar: Bircan Mazhar

52. BÖLÜM: Son Kapının Ardındaki Yemin Arşivin derinliklerinde yükselen taşların gürültüsü, yüzyıllardır süren sessizliği paramparça etti. Kapının açılışı yalnızca taşların hareketinden ibaret değildi. Sanki zamanın kendisi yer değiştiriyordu. Duvarlardaki kadim yazılar tek tek parlamaya başladı. Her sembol, görünmeyen bir kalbin atışıyla birlikte ışığını artırıyor, arşivin bütün koridorlarına mavi ve altın renkli dalgalar yayıyordu. Toz zerreleri havada asılı kaldı. En küçük ses bile yankılanmıyor, dünya nefesini tutmuş gibi bekliyordu. Defne, Arven'in gözlerinden bir an olsun bakışlarını ayıramıyordu. "Küçükken seni kucağımda taşıdım." Bu söz zihninde durmadan yankılanıyordu. "Bu mümkün değil..." diye fısıldadı. "Ben seni hiç tanımıyorum." Arven'in yüzünde ne öfke ne de pişmanlık vardı. Yalnızca çok eski bir yorgunluk... "Hatırlamaman gerekiyordu." "Çünkü seni koruyan ilk mühür, hafızandı." Defne istemsizce boynundaki gümüş anahtarı tuttu. Anahtar artık yalnızca ışık saçmıyordu. Kalbi gibi atıyordu. Her titreşimde çocukluğundan silik görüntüler zihnine dokunuyordu. Bir çift sıcak el... Geceyi yaran ninniler... Yağmur kokusu... Ve yüzünü hiçbir zaman seçemediği uzun boylu bir adam... Defne başını iki eli arasına aldı. "Hayır..." "Bunlar benim anılarım olamaz." Azhan hızla yanına geldi. "Defne!" Tam o anda bütün salon şiddetle sarsıldı. Son kapı tamamen açılmıştı. Kapının ardında karanlık değil, göz kamaştıran beyaz bir ışık vardı. Işığın içinden yavaşça su sesi yükselmeye başladı. Önce ince bir dere gibi... Sonra çağlayan bir nehir gibi... Ve sonunda bütün arşivi dolduran kadim bir ezgiye dönüştü. Lal, hâlâ hatıranın içinde duruyordu. Fakat görüntüsü giderek saydamlaşıyordu. "Vaktim azalıyor." Sesi artık uzaktan geliyordu. "Dinle beni, Defne." Defne gözlerini ona çevirdi. Lal ilk kez korku dolu görünüyordu. "Kapının ardında yalnızca miras yok." "Orada benim en büyük hatam da saklı." Arven başını eğdi. Yıllardır taşıdığı yük omuzlarına yeniden çökmüştü. "Lal..." "Artık söylemelisin." Lal gözlerini kapattı. "Ben..." "...mührü eksik kurdum." Odanın içindeki hava ağırlaştı. Azhan'ın yüzü bembeyaz kesildi. "Ne dedin?" "Mühür eksikti." "Çünkü onu tamamlarsam çocuğumu kaybedeceğimi biliyordum." Defne'nin kalbi sıkıştı. "O zaman..." "Lanet hiç bitmedi." Lal başını eğdi. "Hayır." "Sadece ertelendi." Bu sözlerle birlikte son kapının içinden güçlü bir rüzgâr yükseldi. Işığın içinde sayısız ince su damlası dönüyordu. Her damla bir anıyı taşıyordu. Bir çocuk ilk adımını atıyordu. Bir anne bebeğini kucağına alıyordu. Bir savaş başlıyordu. Bir şehir yıkılıyordu. Bir umut yeniden filizleniyordu. Bütün yaşamlar aynı suyun içinde akıyordu. Defne büyülenmiş gibi kapıya doğru yürüdü. Azhan kolunu tuttu. "Dur." "İçeri yalnız girersen geri dönemeyebilirsin." Defne gözlerini kapıya dikti. "Orası beni çağırıyor." Arven sessizce yaklaştı. "Çünkü seni bekliyor." Defne ona sertçe baktı. "Neden?" Arven derin bir nefes aldı. "Çünkü son muhafız sensin." Bu sözün ardından gümüş anahtar Defne'nin avucundan yükseldi. Havada dönmeye başladı. Işığı önce ince bir çizgi oluşturdu. Sonra o çizgi büyüyerek daireye dönüştü. Tam ortasında eski dilde yazılmış tek bir kelime belirdi. "Emanet." Kelime görünür görünmez kapının içindeki ışık iki yana ayrıldı. Arkasında devasa bir salon ortaya çıktı. Salonun ortasında, berrak sudan oyulmuş gibi görünen görkemli bir ağaç yükseliyordu. Dalları tavana kadar uzanıyor, yapraklarının her biri kristal gibi parlıyordu. Kökleri ise toprağa değil... Bir göle uzanıyordu. Gölde binlerce ışık yüzüyordu. Defne dikkatle baktığında onların ışık olmadığını fark etti. Her biri birer ruhtu. Her biri geçmişte yaşamış bir muhafızın hatırasıydı. Salonun tam ortasında ise diz çökmüş tek bir kadın heykeli vardı. Başını eğmişti. Elleri kalbinin üzerinde birleşmişti. Heykelin boynunda Defne'nin taşıdığı gümüş anahtarın aynısı duruyordu. Lal'in sesi son kez duyuldu. "İlk Anne hiçbir zaman ben olmadım..." Defne'nin gözleri büyüdü. "Ne?" Lal'in yüzü…