50. Bölüm: İlk Anne’nin Sakladığı Sır
Yazar: Bircan Mazhar

50. BÖLÜM : İlk Anne’nin Sakladığı Sır Arşivin derinliklerinde zaman artık eskisi gibi akmıyordu. Taş duvarların arasında dolaşan sessizlik, sıradan bir sessizlik değildi; içinde yüzyıllardır söylenmemiş sözlerin, unutulmuş yeminlerin ve yarım kalmış hayatların ağırlığını taşıyan kadim bir bekleyiş vardı. Havanın içinde eski kitapların kokusu, ıslak taşların soğukluğu ve görünmeyen bir gücün bıraktığı ince titreşim birbirine karışıyor, yüksek kubbeli salonun her köşesinde geçmişin hâlâ canlı olduğunu hissettiriyordu. Defne yavaş adımlarla ilerlerken ayaklarının altında duran taşların bile onu tanıdığını hissediyordu. Sanki bu yer onu uzun zamandır beklemiş, taşıdığı sırrı göstermek için doğru zamanı kollamıştı. Boynundaki gümüş anahtar sessizce parlıyor, yüzeyinde daha önce hiç görülmemiş ince çizgiler beliriyordu. Çizgiler bir araya geldikçe eski bir sembol ortaya çıkıyordu; kırık bir daire, dairenin içinde saklanan küçük bir anahtar ve etrafında birbirine bağlanan üç ince dalga… Defne parmaklarını sembolün üzerine koyduğu anda içinden yayılan sıcaklık bütün bedenine ulaştı. Bu sıcaklık yakıcı değildi; aksine bir anının dokunuşu gibiydi. Sanki çok uzaklarda yaşamış biri, yüzyılların arasından ona ulaşmaya çalışıyordu. Arşivin en uzak köşesinde duran büyük taş kapı ağır bir sesle hareket etmeye başladı. Taşların birbirine sürtünmesiyle çıkan ses bütün salonu doldurdu. Duvarlarda bulunan eski kabartmalar birer birer aydınlandı. Kadın figürleri, su sembolleri, koruyucu mühürler ve bilinmeyen dillerde yazılmış cümleler yeniden görünür hâle geldi. Azhan sessizce kapıya baktı. Yüzündeki ifade değişmişti. “Burası sıradan bir geçit değil,” dedi. “Burası bir hatıranın içine açılıyor.” Defne gözlerini kapının karanlığına çevirdi. “Kimin hatırası?” diye sordu. Azhan birkaç saniye sustu. Çünkü cevabı biliyordu. “İlk Anne’nin.” Kapı açıldığında içerden soğuk bir hava değil, eski bir baharın kokusu yayıldı. Yağmur sonrası toprak, ahşap evler, uzaklardan gelen çiçek kokuları ve sakin bir su sesi… Defne geçide adım attığında çevresindeki dünya değişmeye başladı. Taş duvarların yerini eski bir evin koridorları aldı. Duvarlarda asılı eski kumaşlar hafifçe hareket ediyor, pencerelerden süzülen solgun ışık yerde uzun gölgeler oluşturuyordu. Fakat bu görüntü yalnızca bir yer değildi. Bu, yaşayan bir hafızaydı. Her köşesinde Lal’in izleri vardı. Defne ilerledikçe geçmişin parçaları ortaya çıkıyordu. Lal’in insanlara yardım ettiği günler, hastaları iyileştirdiği geceler, kaybolanları bulmak için karanlık ormanlara gittiği zamanlar… Herkes onu güçlü biri olarak görüyordu. Herkes onun doğaüstü yeteneklerinden, mühürlerinden ve koruduğu kadim sırlardan bahsediyordu. Fakat kimse onun yalnız kaldığı geceleri bilmiyordu. Kimse onun pencereden dışarı bakıp sessizce ağladığını, içinde taşıdığı büyük özlemi ve korkuyu bilmiyordu. Çünkü İlk Anne olmak yalnızca insanlara umut vermek değildi; aynı zamanda kendi acını kimseye göstermeden taşımaktı. Geçidin sonunda geniş bir oda açıldı. Odanın ortasında siyah taştan yapılmış eski bir küvet ve çevresinde yanmaya devam eden küçük mumlar vardı. Duvarlarda suyun hareketleriyle değişen semboller bulunuyordu. Defne odaya girdiğinde havanın değiştiğini hissetti. Burası bir savaş alanı değildi. Burası Lal’in kimsenin görmediği yerdi. Bir annenin, bir kadının ve bir insanın saklandığı yerdi. Tam o anda odanın ortasında ışık toplandı ve Lal’in genç hâli görünmeye başladı. Üzerinde sade bir elbise vardı. Yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade taşıyordu. Bir elini karnının üzerine koymuştu. Dışarıda yağmur yağıyor, damlalar eski pencerenin camından aşağı süzülüyordu. Lal uzun süre sessiz kaldı. Sonra yavaşça banyoya doğru yürüdü. Sanki dünyanın bütün ağırlığını birkaç dakikalığına geride bırakmak istiyordu. Küçük taş banyoda eski bakır küvet hazırlanmıştı. İçindeki sıcak suyun üzerinden ince beyaz buharlar yükseliyor, mum ışıkları suyun üzerinde titreyen altın renkli yansımalar oluşturuyordu. Lal kapıyı kapattı. Dışarıdaki d…