49. Bölüm: Efsaneyi Yaşayan İlk Anne
Yazar: Bircan Mazhar

49. Bölüm: Efsaneyi Yaşayan İlk Anne Son Kapı’nın önünde duran Defne, o an karşısında açılan şeyin yalnızca geçmişe ait bir görüntü olmadığını, yüzyıllardır taşların, suların ve unutulmuş isimlerin içinde saklanan gerçek bir yaşamın yeniden uyanışı olduğunu hissediyordu; çünkü arşivin içinde oluşan sessizlik, daha önceki sessizliklere benzemiyordu. Bu sessizlik korkudan doğan bir boşluk değil, büyük bir karşılaşmanın öncesinde bütün varlıkların susarak beklediği kutsal bir andı. Taş duvarların arasından yayılan soğuk hava yavaşça değişiyor, eski taşların içinden gelen derin titreşimler zeminin altında uyuyan bir kalbin yeniden atmaya başladığını hissettiriyor, kubbenin yüksek noktalarından süzülen su damlaları yere ulaşmadan önce havada asılı kalıyor ve her damlanın içinde farklı bir anı, farklı bir yüz, farklı bir hayat parçası beliriyordu. Defne gözlerini o damlalardan ayıramıyordu; çünkü artık anlamıştı, Hatırlayan Taşlar geçmişi göstermiyordu, geçmişin kendisini çağırıyordu. Gümüş anahtar avucunda ağırlaşıyor, üzerinde bulunan ince çizgiler ışıkla birlikte hareket ediyor, sanki anahtar da yıllardır beklediği sahibini değil, tamamlanması gereken bir hikâyeyi arıyordu. Azhan sessizce Defne’nin yanında duruyordu. İlk kez onun yüzünde korkudan farklı bir ifade vardı; hayranlık, şaşkınlık ve yüzyıllardır saklanan bir gerçeğin ağırlığı… Yaşayan Son Muhafız ise başını eğmişti. Çünkü onun bildiği şey, şimdi Defne’nin gözleriyle göreceği gerçeğin yanında yalnızca küçük bir parçaydı. Son Kapı’nın üzerindeki kırık daire sembolü parladı. Ortasındaki küçük anahtar işareti altın bir ışıkla doldu. Çevresindeki üç ince dalga hareket etti ve ardından kapının yüzeyi su gibi dalgalanmaya başladı. Fakat açılan yer karanlık değildi. Orada yıldızsız bir gece gibi sonsuz bir boşluk da yoktu. Orada yaşayan bir hafıza vardı. Defne yavaşça bir adım attı ve o anda arşivin bütün ışıkları söndü. Geriye yalnızca kapının içinden gelen beyaz ışık kaldı. O ışığın içinde önce bir yağmur sesi duyuldu. Sonra uzaklardan gelen kuş sesleri… Ardından toprağa düşen ilk damlaların kokusu yayıldı. Defne gözlerini kapattığında kendisini artık taş salonun içinde değil, yüzyıllar önce var olmuş eski bir dünyanın içinde hissetti. Gökyüzü griydi. Dağların üzerini ağır sisler kaplamıştı. Ağaçların yapraklarından süzülen yağmur damlaları, toprağın üzerinde küçük izler bırakıyordu. İnsanlar henüz büyük şehirler kurmamış, taş duvarların arkasına saklanmamış, doğanın sesini dinleyerek yaşamayı öğrenmişti. Ve o eski dünyanın ortasında bir kadın yürüyordu. Lal… Onu gören herkes önce bir insan görüyordu. Çünkü Lal’in üzerinde diğer insanlardan farklı olduğunu gösteren hiçbir şey yoktu. Başında bir taç yoktu. Elinde bir silah yoktu. Etrafında onu koruyan büyük ordular yoktu. Sadece yorgun elleri, derin bakışları ve kimsenin taşıyamayacağını düşündüğü kadar büyük bir kalbi vardı. Fakat insanlar onun gerçek gücünü biliyordu. Çünkü Lal bir yere gittiğinde korku azalıyor, umutsuzluk yerini yeniden yaşam isteğine bırakıyordu. Bir köyde hastalık yayıldığında geceler boyunca insanların başında bekleyen oydu. Bir çocuk ailesini kaybettiğinde ona sarılan oydu. Bir savaşın ardından herkes ölülerin isimlerini unutmaya başladığında taşlara onların adını kazıyan oydu. Çünkü Lal için hiçbir hayat küçük değildi. Hiçbir acı önemsiz değildi. Hiçbir insan yalnız bırakılmayı hak etmiyordu. Zamanla insanlar onun yaptıklarını anlatmaya başladı. Önce bir kadının iyiliğini anlattılar. Sonra bir annenin sevgisini anlattılar. Sonra ise bir efsanenin doğuşuna tanıklık ettiler. Çünkü Lal, insanların karşısına her çıktığında aynı sözü söylüyordu: “Ben sizi kurtarmaya gelmedim. Ben size hâlâ kurtarılabilecek bir şeyiniz olduğunu hatırlatmaya geldim.” Bu sözler nesilden nesile aktarıldı. Çocuklar annelerinden duydu. Anneler büyüklerinden öğrendi. Ve sonunda herkes aynı isimle onu çağırmaya başladı. İlk Anne… Fakat bu isim Lal için bir övgü değildi. Bu isim onun omuzlarına bırakılmış ağır bir sorumluluktu. Ç…