47. Bölüm: İsimsiz Yemin
Yazar: Bircan Mazhar

47. Bölüm : İsimsiz Yemin Son Kapı’nın üzerindeki çatlaklardan süzülen tek damla su, taş zemine değdiği anda yalnızca salonu değil, arşivin en derin galerilerini de titretti. Damlanın düştüğü yerde küçük bir ışık halkası oluştu. Halka giderek büyüdü. Yedi sütunun ayaklarına ulaştı. Hatırlayan Taşlar’ın arasından geçti. Sonra usulca Defne’nin ayaklarının önünde durdu. Hiç kimse konuşmuyordu. Kapının ardındaki yaşlı ses yeniden duyuldu. “Hatırlamak…” “…isimleri bilmek değildir.” “Bir yeminin yükünü taşımaktır.” Defne, iki emaneti göğsüne yaklaştırdı. Gümüş anahtar ile mavi kristal mühür artık aynı ritimde ışıldıyordu. Fakat üçüncü yuvaya ait hiçbir işaret belirmiyordu. Azhan sessizce kapıya yaklaştı. Duvara işlenmiş kadim yazıları dikkatle incelemeye başladı. Bir süre sonra parmakları, taşın üzerinde neredeyse tamamen silinmiş başka satırlara dokundu. “Burada bir metin daha var.” Nare yanına geldi. Eski dili yavaşça çözmeye başladı. Her kelimeyi büyük bir dikkatle okuyor, eksik kalan harfleri taşın izlerinden tamamlıyordu. Sonunda derin bir nefes aldı. “Yazıda şöyle diyor… **’Üçüncü emanet bulunmaz. Üçüncü emanet, hatırlanır.’**” Defne şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Hatırlanır mı?” Yaşayan Son Muhafız gözlerini kapattı. Yüzüne yıllardır sakladığı ağır bir gerçeğin gölgesi düştü. “Demek…” “…biz yanlış aradık.” Azhan ona döndü. “Neyi?” Yaşlı muhafız, yıllardır taşıdığı sessizliği sonunda bozdu. “Çünkü üçüncü emanet hiçbir zaman bir mühür…” “…ya da bir anahtar değildi.” Bu sözler salonda yankılanırken Son Kapı’nın üçüncü yuvasından ince bir mavi ışık yükseldi. Fakat ışık boşluğu doldurmadı. Yalnızca titreşti. Sanki birini bekliyordu. Tam o sırada Hatıra Suyu kabarmaya başladı. Suyun yüzeyinde yeni görüntüler belirdi. İlk Anne… Lal… Yedi muhafız… Ve onların biraz gerisinde duran genç bir kız… Kızın yüzü seçilmiyordu. Saçları rüzgârda savruluyor, elinde hiçbir emanet taşımıyordu. İlk Anne ona döndü. “Emaneti neden sana vermediğimi biliyor musun?” Genç kız başını eğdi. “Çünkü ben hazır değildim.” İlk Anne gülümsedi. “Hayır.” “Emanet sensin.” Bu söz söylenir söylenmez görüntü dağıldı. Defne’nin nefesi kesildi. Kalbi, avuçlarındaki iki emanetten daha güçlü atmaya başladı. “Emanet…” “…bir insan olabilir mi?” Nare gözlerinden süzülen yaşları silmedi. “Biz bunu unuttuk.” “Yüzyıllar boyunca nesneleri koruduk.” “Ama İlk Anne’nin asıl emanetinin…” “…bir yaşam olduğunu unuttuk.” Tam o anda kapının ardındaki yaşlı ses üçüncü kez konuştu. Bu kez sesi çok daha yakındı. “Kan…” “…yalnızca soy değildir.” “Kan…” “…hatırlamayı sürdüren iradedir.” Defne’nin boynundaki gümüş anahtar ansızın havaya yükseldi. Mavi kristal mühür de avucundan ayrıldı. İki emanet Son Kapı’nın önünde yan yana durdu. Aralarında üçüncü bir ışık halkası oluştu. Fakat o halka boştu. Hiçbir nesne görünmüyordu. Yaşayan Son Muhafız yavaşça Defne’ye döndü. Bakışlarında ilk kez umut vardı. “Şimdi anlıyorum.” “Kapının üçüncü yuvası…” “…taş için yapılmamış.” Defne sessizce fısıldadı. “O hâlde ne için?” Yaşlı muhafız sağ elini kalbinin üzerine koydu. “Gönüllü bir yemin için.” “Bir insan…” “…kendi iradesiyle o boşluğu doldurmalı.” Salon yeniden sarsıldı. Unutuş’un Elçisi, karanlığın içinden bunu duymuştu. Yüzündeki acı daha da derinleşti. Bir anlığına mor ışık söndü. Kendi sesi geri döndü. “Hayır…” “Sakın…” “…aynı hatayı tekrar etmeyin.” Defne şaşkınlıkla ona baktı. “Nasıl bir hata?” Elçi dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerinden ilk kez siyah değil, berrak gözyaşları aktı. Titreyen sesi taş kubbede yankılandı. “Yüzyıllar önce…” “…o yuvayı ben doldurdum.” Salondaki herkes donup kaldı. Yaşayan Son Muhafız’ın bastonu elinden düştü. Nare’nin yüzü bembeyaz kesildi. Elçi başını eğdi. “Ve o gün…” “…kendimi değil…” “…merhametimi kaybettim.” Tam sözlerini bitirdiği anda göğsündeki karanlık yeniden alevlendi. Bu kez çok daha güçlüydü. Siyah duman göğe yükseldi. Kapının ardındaki kadim ses ise ilk kez sertleşti. “Geçmiş tekrar etmez.” “Fakat ondan ders alınmazsa…” “…aynı acıyı yeniden doğurur.” Ve Son…