44. Bölüm: Fedakârlığın Kapısı “Fedakârlık.”
Yazar: Bircan Mazhar

44. Bölüm: Fedakârlığın Kapısı "Fedakârlık" “Fedakârlık.” Altın harfler taş basamağın üzerine işlendiği anda köprünün tamamı derin bir uğultuyla titreşti. Defne, İlk Anne ile Lal’in siluetlerine bakmayı sürdürdü. İkisi de konuşmuyordu. Yalnızca bekliyorlardı. Sanki bu sınavın cevabı sözlerle değil, yapılacak seçimle verilecekti. Arkasında ise savaş yeniden şiddetlenmişti. Unutuş’un Elçisi’nin bedeninden yükselen mor karanlık, gökyüzüne uzanan dikenli sarmaşıklar gibi taş kubbeye yayılıyor, her dokunduğu sembolü karartıyordu. Muhafız’ın taş omuzları çatlıyor, Hatırlayan Taşlar’dan kopan parçalar yer altı nehrine düşüyordu. Nehir, kopan her parçayı sessizce içine alıyor; sanki eski dostlarını son kez kucaklıyordu. Azhan, yorulmuş olmasına rağmen geri çekilmiyordu. Her darbede Gölge Muhafızlarını durduruyor, Nare ise bastonundan yükselen mavi halkalarla karanlığın ilerleyişini yavaşlatıyordu. Ancak ikisi de biliyordu. Bu savaş sonsuza kadar sürdürülemezdi. Yaşayan Son Muhafız, Defne’ye baktı. “Kapı seni bekliyor.” “Fakat her kapının bir bedeli vardır.” Defne başını kaldırdı. “Nasıl bir bedel?” Yaşlı muhafız cevap vermeden önce gözlerini Hatıra Suyu’na çevirdi. Suyun yüzeyi usulca dalgalandı. İçinde yeni bir görüntü belirdi. İlk Anne… Lal… Ve kucağında yeni doğmuş bir bebek. İlk Anne bebeği sevgiyle okşadı. Sonra bronz mührü çıkarıp Lal’in avucuna bıraktı. “Bir gün…” “…onu korumak için her şeyinden vazgeçmek zorunda kalabilirsin.” Lal hiç düşünmeden başını eğdi. “Eğer onun yolu ışığa çıkacaksa…” “…bedeli ne olursa olsun kabul ediyorum.” Görüntü dağıldı. Yerini yeniden taş salona bıraktı. Defne’nin boğazı düğümlendi. “Fedakârlık…” “…bir şeyi kaybetmek mi?” Nare yavaşça başını salladı. “Hayır.” “Bazen fedakârlık…” “…kaybetmeyi bile bile sevmeye devam etmektir.” Tam o anda köprünün dördüncü basamağı ince bir ışıkla kaplandı. Defne adımını attı. Bir anda dünya yeniden değişti. Taş salon kayboldu. Yerini uçsuz bucaksız, sessiz bir göl aldı. Gölün suyu cam kadar durgundu. Gökyüzünde ne güneş vardı ne de ay. Her yer yumuşak, gümüş renkli bir aydınlık içindeydi. Gölün ortasında tek başına duran yaşlı bir söğüt ağacı vardı. Dallarından su damlaları yerine ışık damlıyordu. Ağacın altında biri oturuyordu. Defne yaklaştıkça kalbi hızlandı. Bu kişi… Lal’di. Ancak bu kez bir hatıra gibi silik değildi. Gerçek kadar canlıydı. Lal başını kaldırdı. Yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. “Sonunda geldin.” Defne şaşkınlıkla durdu. “Beni tanıyor musun?” Lal gülümsedi. “Hayır.” “Ama geleceğini biliyordum.” Sessizlik çöktü. Rüzgâr, söğüdün dallarını hafifçe salladı. Lal ayağa kalktı. Elinde küçük, ahşap bir kutu vardı. Kutunun kapağına üç dalga ve kırık bir daire işlenmişti. Defne onu görünce irkildi. Aynı sembolü daha önce Hatırlayan Taşlar’da ve bronz mühürde görmüştü. Lal kutuyu iki eliyle uzattı. “Bu…” “…Üçüncü Emanet’in taşıyıcısına verilmek üzere bana bırakıldı.” Defne uzanacak oldu. Fakat kutuya dokunamadı. Görünmez bir güç elini durdurdu. Lal’in bakışları derinleşti. “Henüz değil.” “Önce bana bir soru cevaplamalısın.” Defne sessizce başını salladı. Lal’in sesi gölün üzerinde yankılandı. “Eğer bir gün…” “…sevdiğin birini kurtarmak için bütün hatıralarından vazgeçmen gerekirse…” “…onu yine de kurtarır mısın?” Defne cevap veremedi. Çünkü bu soru yalnızca aklına değil… Kalbine sorulmuştu. Tam o sırada gölün yüzeyi titredi. Suyun içinde Defne’nin geleceğine ait kırık görüntüler belirdi. Azhan… Nare… Yaşayan Son Muhafız… Ve Aref… Hepsi karanlığın içinde Defne’ye uzanıyordu. Aralarından yalnızca birini kurtarabilecekmiş gibi görünüyordu. Lal sessizce bekledi. “Bu sınavın doğru cevabı yok.” “Dürüst cevabı var.” Defne derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı. Ve ilk kez yalnızca korkusunu değil… Sevgisini de dinlemeye karar verdi. Tam dudakları aralanırken, gölün derinliklerinden güçlü bir su sütunu yükseldi. Suyun içinden, şimdiye kadar hiç görülmemiş üçüncü bir emanet yavaşça görünmeye başladı. Mavi kristalden yapılmış, avuç içine sığacak büyüklükte bir m…