43. Bölüm: Merhametin Bedeli
Yazar: Bircan Mazhar

43 Bölüm: Merhametin Bedeli Unutuş’un Elçisi’nin son sözleri taş salonun içinde yankılanırken, köprünün üçüncü basamağındaki “Merhamet” sözcüğü giderek daha parlak bir ışık yaymaya başladı. Defne yerinden kıpırdamadı. Karşısındaki varlığın gözlerinde bir anlığına gördüğü insanlık kırıntısı hâlâ zihninden silinmemişti. Fakat o kısa an çoktan geçmişti. Mor karanlık, Elçi’nin bedenini yeniden bütünüyle sarmıştı. Derisinin üzerinde siyah damarlar ilerliyor, omuzlarının ardından dumanı andıran gölgeler yükseliyor, gözlerindeki mor parıltı her nefeste biraz daha büyüyordu. Birden başını sertçe kaldırdı. Salonun taş duvarları aynı anda titredi. “Onu…” “…buraya getirin.” Bu söz, yalnızca bir emir değildi. Karanlığın kendisi konuşuyordu. Salonun dört bir yanındaki Gölge Muhafızları aynı anda harekete geçti. Sessizce ilerlediler. Ayak sesleri yoktu. Yalnızca taşların üzerinde sürünen gölgelerin hışırtısı duyuluyordu. Azhan kılıcını kaldırdı. “Yaklaştırmayacağım!” İlk Gölge Muhafızı üzerine atıldı. Çelik, karanlık bedenin içinden geçti. Hiçbir işe yaramadı. İkinci yaratık Azhan’ın arkasına ulaştı. Tam saldıracağı sırada Nare bastonunu yere vurdu. Mavi bir ışık halkası yayıldı. Yaratık birkaç adım geriye savruldu. “Silahlarınıza güvenmeyin!” diye seslendi Nare. “Onların bedeni değil…” “…unutulmuş hatıraları hedef alın!” Defne’nin zihninde bir düşünce parladı. İlk Gölge Muhafızı’nı anahtarın ışığıyla özgür bırakmıştı. Belki de… Hepsi kurtarılabilirdi. Tam o sırada üçüncü basamaktan yükselen ışık ayaklarının etrafını sardı. Köprü, sanki onun kararını bekliyordu. İlerlemek… Ya da savaşmak… İki yol da aynı anda önündeydi. Yaşayan Son Muhafız onu dikkatle izliyordu. “Seçim senin.” “Fakat unutma…” “Merhamet…” “…bazen kılıç kaldırmaktan daha büyük cesaret ister.” Defne gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Sonra köprüden geri indi. Azhan şaşkınlıkla ona baktı. “Ne yapıyorsun?” Defne cevap vermedi. Doğruca en öndeki Gölge Muhafızı’nın karşısına yürüdü. Yaratık saldırmak için kolunu kaldırdı. Fakat Defne kaçmadı. Gümüş anahtarı iki avucunun arasında tuttu. Sessizce konuştu. “Eğer gerçekten bir zamanlar bu arşivin koruyucusuydun…” “…beni hatırla.” Anahtardan yükselen altın ışık yaratığın göğsüne dokundu. İlk başta hiçbir şey olmadı. Sonra… Karanlık beden titremeye başladı. Simsiyah dumanın arasından yaşlı bir kadının yüzü belirdi. Yorgun… Ama huzurlu… Kadın gözlerini Defne’ye çevirdi. Dudakları güçlükle kıpırdadı. “Arşiv…” “…emaneti buldu mu?” Defne’nin gözleri doldu. “Buldu.” “Ve onu koruyacağız.” Kadının yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Ardından bütün karanlık çözülmeye başladı. Altın ışık parçacıkları yer altı nehrine doğru yükseldi. Onun ardından ikinci Gölge Muhafızı durdu. Sonra üçüncüsü… Sanki ilk ruhun özgürlüğü diğerlerine de ulaşıyordu. Fakat tam o anda Unutuş’un Elçisi acıyla haykırdı. Göğsünü tuttu. Mor karanlık bedeninin içinden taşmaya başladı. “Hayır…” “Onları…” “…benden alma!” Bir anlığına kendi sesi geri dönmüştü. Defne bunu fark etti. Elçi gerçekten direniyordu. Karanlıkla savaşı hâlâ bitmemişti. Tam o sırada yer altı nehrinin çekilmiş yatağından güçlü bir titreşim yükseldi. Taş köprünün en uzak ucundaki kadim kapı, yavaşça aralandı. Kapının içinden parlak beyaz bir ışık değil… Derin, masmavi bir su parıltısı yükseldi. Su, yer çekimine meydan okurcasına gökyüzüne doğru akıyor, içinde binlerce küçük ışık tanesi taşıyordu. Yaşayan Son Muhafız dizlerinin üzerine çöktü. Sesinde yıllardır duyulmayan bir saygı vardı. “Hatıraların Kaynağı…” “…nihayet uyandı.” Defne gözlerini o ışığa çevirdi. Su sütununun içinde silik bir siluet beliriyordu. Uzun beyaz giysiler… Omuzlarına dökülen saçlar… Ve yüzünde derin bir huzur… Bu kez gördüğü kişi ne bir düş, ne de bir hatıraydı. İlk Anne’nin kendisiydi. Fakat o konuşmadan önce, suyun içinden ikinci bir siluet daha belirdi. Defne’nin nefesi kesildi. Çünkü bu kişi… Lal’di. Yüzyıllar önce yaşamış olmasına rağmen, sanki zaman ona hiç dokunmamış gibi genç ve sakindi. İlk Anne ile yan yana duran Lal…