34. Bölüm: Mührün Ardındaki Nefes
Yazar: Bircan Mazhar

34. Bölüm: Mührün Ardındaki Nefes Kuzey duvarını baştan sona kat eden kadim mühür, yüzyıllardır ilk kez canlıymış gibi titreşiyordu. Taşın içinden gelen derin nefes, salonun sessizliğine karışıyor; her soluk alışta yer altı nehrinin akışı hızlanıyor, her soluk verişte kubbeden ince taş tozları dökülüyordu. Kimse konuşmuyordu. Muhafız diz çökmüş hâlde çatlağa bakıyordu. Yüzünün yerinde akan iki ince su sütunu, ilk kez huzursuz görünüyordu. Azhan yavaşça geri çekildi. Sesindeki sakinlik tamamen kaybolmuştu. “Bu… olamaz.” Defne gözlerini çatlayan mühürden ayırmadı. “Nedir?” Azhan derin bir nefes aldı. “Eski kayıtlar yalnızca bir kez bundan söz eder.” “Kayıtlara göre Arşiv’in en derin yerine hiçbir koruyucu tek başına inemezdi.” “Neden?” “Çünkü orada bilgi saklanmazdı…” “…bir yemin korunurdu.” Defne kaşlarını çattı. “Nasıl bir yemin?” Azhan cevap vermek üzereydi. Tam o anda çatlağın içinden altın renkli bir ışık dalgası yayıldı. Işık taş salonun her köşesine ulaştığında bütün kabartmalar aynı anda canlandı. Duvarlara oyulmuş insanlar diz çöktü. Nehirler yeniden akmaya başladı. Gökyüzüne işlenmiş yıldızlar ağır ağır dönüyordu. Salon bir arşiv olmaktan çıkmış, yaşayan bir hatıraya dönüşmüştü. Muhafız başını eğdi. Derin sesi taşların arasından yükseldi. “Yemin…” “…uyanıyor.” Maskeli lider öfkeyle asasını kaldırdı. “Hayır!” “Kapı açılmadan onu durdurun!” Kalan iki maskeli savaşçı hiç tereddüt etmeden ileri atıldı. Birinin elindeki kristal yeniden koyu mor ışıkla parladı. Diğeri belinden kıvrımlı iki kısa bıçak çekti. Taş blokların üzerinden sıçrayarak Defne’ye doğru koştu. Defne bu kez geri çekilmedi. Azhan’ın yere düşen asasını aldı. Silahı kullanmayı bilmiyordu. Ama içgüdüleri hareket ediyordu. İlk darbe geldi. Çelik bıçak taş asaya çarptığında kıvılcımlar etrafa saçıldı. Sarsıntının etkisiyle Defne birkaç adım geriye savruldu. Saldırgan ikinci kez hamle yaptı. Bu kez daha hızlıydı. Defne son anda eğildi. Bıçak saçlarını sıyırıp geçti. Tam ayağa kalkacağı sırada maskeli savaşçı dönerek üçüncü darbeyi indirdi. Defne taş asayı iki eliyle kaldırdı. Çarpışmanın şiddeti avuçlarını uyuşturdu. Asa elinden kaydı. Yere düştü. Maskeli savaşçı fırsatı kaçırmadı. Bıçağını doğruca Defne’nin göğsüne savurdu. Tam o anda… Gümüş anahtar yeniden parladı. İnce altın renkli bir ışık Defne’nin önünde görünmez bir kalkan oluşturdu. Bıçak ışığa çarptığı anda paramparça oldu. Maskeli savaşçı şaşkınlıkla geri çekildi. Defne de olanlara inanamıyordu. Anahtar yavaşça avucuna geri döndü. Sıcaklığı artık can yakmıyordu. Aksine… Kalbinin ritmiyle uyum içinde atıyordu. Muhafız bunu görünce ağır ağır ayağa kalktı. Taş bedenindeki çatlaklardan yükselen altın ışık eskisinden daha parlaktı. Yer altı nehrinin suları onun ayaklarının çevresinde dönmeye başladı. Maskeli lider bir anlığına duraksadı. Sonra siyah mührü iki eliyle kavrayarak bütün gücüyle yere bastırdı. Salonun zemini büyük bir gürültüyle yarıldı. Mor ışık çatlakların arasından ilerleyerek kuzey duvarındaki kadim mühre ulaştı. İki güç birbirine dokunduğu anda bütün arşiv sarsıldı. Çatlak biraz daha büyüdü. Bu kez içeriden yalnızca ışık değil… Eski bir melodi yükseldi. Sözleri olmayan… Ama dinleyen herkesin yüreğinde farklı bir hatırayı uyandıran kadim bir ezgi… Defne’nin gözlerinin önüne çocukluğu geldi. Yağmurlu bir gün… Annesinin elini tuttuğu belirsiz bir an… Sonra görüntü kayboldu. Azhan dizlerinin üzerine çökmüştü. Gözlerinden sessizce yaşlar akıyordu. Maskeli savaşçılar bile bir anlığına donup kalmıştı. Sanki ezgi, herkesin en derinlerde sakladığı hatıraya dokunuyordu. Muhafız başını gökyüzüne kaldırdı. “Hatırlayanların Yemini…” “…geri dönüyor.” Tam o sırada kuzey duvarındaki dev mühür, kulakları sağır eden bir sesle bir kez daha çatladı. İnce çatlak bu kez yukarıdan aşağıya kadar uzandı. Ve çatlağın içinden… Yavaşça uzanan yaşlı bir insan eli göründü. Taştan değildi. Işıktan da değildi. Gerçekti. Yüzyıllardır mühürlü kaldığı hâlde en ufak bir yaşlılık belirtisi taşımayan o el, taşın kenarına tutund…