29. Bölüm: Uyanan Hafıza
Yazar: Bircan Mazhar

29. Bölüm : Uyanan Hafıza Salonu sarsan titreşim, ilk anda kısa sürecekmiş gibi görünse de taşların derinliklerinden yükselen uğultu giderek güçlendi. Kubbeden kopan küçük parçalar havuzun çevresine düşüyor, her çarpışmada suyun durgun yüzeyinde genişleyen halkalar oluşuyordu. O halkalar birbirine değdiği anda salonun duvarlarına işlenmiş eski kabartmalar soluk bir ışıkla canlanmaya başladı. Defne nefesini tutarak etrafına baktı. Az önce yalnızca taştan ibaret görünen duvarlar artık sessiz bir anlatıcıya dönüşmüştü. Kabartmaların içinde akan nehirler hareket ediyor, ağaçların dalları rüzgârla sallanıyor, taşlara oyulmuş insanlar ağır ağır yürüyordu. Yüzyıllardır donmuş olan bir hikâye, gözlerinin önünde yeniden yaşam buluyordu. Azhan hayranlıkla fısıldadı. “Arşiv bizi kabul etti.” Defne bu sözün ağırlığını hissediyordu. İlk kez bulundukları yerin yalnızca bilgi saklayan bir mekân olmadığını anladı. Arşiv, hatırlıyordu. Bekliyordu. Ve artık onları da kendi hafızasının bir parçası hâline getiriyordu. Sarsıntı yavaş yavaş hafifledi. Tam o sırada havuzun çevresindeki taş zeminde ince bir yarık belirdi. Yarığın içinden su değil, yumuşak bir ışık yükseliyordu. Işık zeminin üzerinde ağır ağır ilerleyerek salonun kuzey duvarına ulaştı ve orada son buldu. Defne ile Azhan aynı anda o tarafa yöneldi. Duvar ilk bakışta diğerlerinden farksızdı. Fakat ışığın ulaştığı yerde avuç içi büyüklüğünde pürüzsüz bir taş dikkat çekiyordu. Taşın ortasında tek bir oyuk vardı. Anahtar deliğine benziyordu. Defne’nin eli farkında olmadan boynundaki gümüş anahtara uzandı. Anahtarı avucuna aldığı anda metal hafifçe ısındı. Ne bir titreşim vardı ne de zorlayıcı bir çekim. Sanki yalnızca bekliyordu. Azhan sessizce başını salladı. “Henüz zamanı değil.” Defne ona baktı. “Nereden biliyorsun?” “Çünkü kapılar aceleyle açılmaz.” Yaşlı adam duvardaki oyuğa yaklaştı. “Kadim emanetler, kendilerini zorlayanları değil; sabır gösterenleri kabul eder.” Defne anahtarı yeniden boynuna bıraktı. Tam o anda duvardaki oyuğun çevresinde çok silik yazılar belirmeye başladı. Harfler eski bir dile aitti. Fakat Defne onları ilk kez görmesine rağmen anlamını hissedebiliyordu. Sanki kelimeler okunmuyor… Hatırlanıyordu. Dudaklarından istemsizce cümleler döküldü. “Su… yolu saklar.” “Taş… adı saklar.” “Kalp… kapıyı saklar.” Son kelimeyi söylediği anda yazılar yeniden silindi. Azhan şaşkınlıkla ona döndü. “Bu dili bilmiyorsun.” Defne başını yavaşça iki yana salladı. “Bilmiyorum.” “Öyleyse nasıl okudun?” Bu sorunun cevabı yoktu. Defne yalnızca göğsünün derinliklerinde oluşan o tanıdık hissi dinliyordu. Her yeni adımda geçmiş ona biraz daha yaklaşıyor, fakat kendisini bütünüyle göstermiyordu. Salon yeniden sessizleşti. Havuzdaki su artık tamamen durgundu. Kubbeden düşen son damla, yüzeye değdiğinde tek bir halka oluşturdu. Halka büyüyerek bütün havuzu dolaştı. Sonra suyun tam ortasında ince bir görüntü belirdi. Bu kez bir insan değildi. Dağların arasından kıvrılarak akan uzun bir nehir görünüyordu. Nehir boyunca dizilmiş yedi taş sütun, gün batımının kızıllığı altında sessizce yükseliyordu. Fakat şimdi dikkat çeken başka bir ayrıntı vardı. Sütunlardan altısı ayaktaydı. Yedincisi ise devrilmişti. Kırılan parçaları suyun içinde yarıya kadar kaybolmuştu. Defne dikkatle baktı. Sütunun kaidesine oyulmuş tek bir sözcük seçilebiliyordu. “Emanet.” Görüntü birkaç nefes boyunca olduğu gibi kaldı. Ardından suyun yüzeyi yeniden eski durgunluğuna kavuştu. Azhan uzun süre konuşmadı. Sonunda derin bir nefes aldı. “Demek ki eksik olan yalnızca bir sır değil.” Defne sessizce ona baktı. “Eksik olan…” “…korunamamış bir emanet.” Bu sözler salonun taş duvarlarında yankılanırken, çok uzakta, arşivin görünmeyen koridorlarından tek bir çan sesi yükseldi. Tok… Derin… Ve eski… Ses yalnızca bir kez duyuldu. Ama ikisi de bunun bir rastlantı olmadığını anlamıştı. Kadim arşiv, sessizliğini bozmuştu. Ve yüzyıllardır mühürlü kalan yol, onları bir sonraki durağa çağırmaya başlamıştı.