28. Bölüm: Başlangıcın Yankısı
Yazar: Bircan Mazhar

28. Bölüm: Başlangıcın Yankısı Kadim sesin son hecesi de taş salonun kubbesine çarparak yavaş yavaş sönüp gittiğinde, havuzun yüzeyi yeniden durgunlaştı. Birkaç dakika önce gökyüzünü andıran mavilik, şimdi cilalanmış siyah bir taş kadar sakindi. Ancak bu dinginliğin altında, görünmeyen bir hareketin sürdüğü hissediliyordu. Suyun derinliklerinden yükselen hafif uğultu, toprağın altında atan yavaş bir kalbi andırıyordu. Defne uzun süre kıpırdamadı. Az önce duyduğu sözler zihninde tekrar tekrar yankılanıyordu. “Taşlar değil… siz seçeceksiniz.” İlk kez, yolun yalnızca geçmişi öğrenmekten ibaret olmadığını hissetti. Bundan sonra atacağı her adım, yalnızca kendi kaderini değil, yüzyıllardır yarım kalmış bir hikâyenin sonunu da değiştirebilirdi. Azhan sessizce doğruldu. Bakışları havuzun çevresindeki taş zeminde dolaşıyordu. “Mekân değişiyor.” Defne çevresine baktı. İlk bakışta hiçbir farklılık yoktu. Fakat birkaç saniye sonra zemindeki ince oyma çizgilerin soluk bir ışıkla parlamaya başladığını fark etti. Birbirinden kopuk görünen çizgiler yavaş yavaş birleşiyor, salonun tamamını kaplayan büyük bir desen oluşturuyordu. Yedi taş sütun… Ortalarında geniş bir daire… Ve dairenin tam merkezinde duran küçük bir su damlası… Defne istemsizce bir adım geri çekildi. Bu desen, açık duran kitaptaki çizimin aynısıydı. Yalnızca bir fark vardı. Kitapta boş görünen merkez, şimdi ışıkla doluydu. Havuzun içindeki su ağır ağır yükselmeye başladı. Ne taşıyor ne de dalgalanıyordu. Sanki görünmeyen bir el, suyu tek parça hâlinde yukarı kaldırıyordu. Bir avuç yüksekliğine ulaştığında hareket durdu. Su, havada duran saydam bir küreye dönüşmüştü. Kürenin içinde küçük ışık noktaları dolaşıyor, her biri farklı bir yıldıza benziyordu. Azhan hayranlıkla fısıldadı. “Hatıra Suyu…” Defne bu adı ilk kez duyuyordu. “Bu nedir?” “Eski anlatılara göre…” dedi Azhan, gözlerini küreden ayırmadan, “Hatırlayan Taşlar gördüklerini saklar. Ama Hatıra Suyu yalnızca gördüklerini değil, söylenmemiş gerçekleri de korur.” Tam o sırada kürenin içindeki ışıklardan biri diğerlerinden ayrıldı. Yavaşça Defne’ye doğru yaklaştı. Korkmasına fırsat vermeden alnının tam ortasına dokundu. Bir anda dünya sessizleşti. Su sesi… Nefes alışları… Kalp atışları… Hepsi uzaklaştı. Yerlerini, rüzgârın taşıdığı eski bir ezgi aldı. Defne gözlerini açtığında artık taş salonda değildi. Yüksek kayalıkların arasında uzanan geniş bir vadinin kıyısında duruyordu. Gökyüzü bulutsuzdu. Uzakta, güneş ışığını gümüş gibi yansıtan büyük bir nehir ağır ağır akıyordu. Nehir kıyısında yedi taş sütun yükseliyordu. Her sütunun üzerine farklı semboller işlenmişti. Sütunların tam ortasında ise beyaz giysili insanlar sessizce diz çökmüş bekliyordu. Hiçbiri konuşmuyordu. Başlarını eğmişlerdi. Derken kalabalığın arasından genç bir kadın öne çıktı. Uzun koyu saçları rüzgârla hafifçe savruluyor, boynunda bronz bir mühür parlıyordu. Defne onu hemen tanıdı. Lal. Ama bu kez daha gençti. Yüzünde henüz korkunun gölgesi yoktu. Adımlarını ağır ağır nehre doğru attı. Suyun kıyısına vardığında avuçlarını suya uzattı. Tam o anda nehrin akışı durdu. Yüzey, kusursuz bir aynaya dönüştü. Lal başını kaldırdı. Karşı kıyıya baktı. Orada tek başına duran yaşlı bir kadın vardı. Saçları kar gibi beyazdı. Elindeki uzun asaya yaslanmıştı. Boynunda, Defne’nin taşıdığı gümüş anahtarın daha büyük ve daha eski bir biçimi asılıydı. Yaşlı kadın konuşmadı. Yalnızca sağ elini kalbinin üzerine koydu. Lal de aynı hareketi yaptı. İkisi arasında tek bir söz söylenmeden kurulan bağ, nehrin yüzeyine yayılan halkalarla görünür hâle geldi. Defne bu sahneyi nefes almadan izliyordu. Bir an sonra yaşlı kadın gözlerini yavaşça Defne’ye çevirdi. Sanki onun orada olduğunu biliyordu. Bakışlarında şaşkınlık yoktu. Bekleyiş vardı. Ve derin bir özlem… Dudakları usulca kıpırdadı. Bu kez sesi yalnızca Defne duydu. “Su seni hatırladı.” “Geriye kalan…” “…senin hatırlaman.” Vadinin üzerinde ansızın kuvvetli bir rüzgâr esti. Nehir yeniden akmaya başladı. Sütunlar birer birer sisi…