27. Bölüm: Taşların Fısıldadığı Yol
Yazar: Bircan Mazhar

27 Bölüm : Taşların Fısıldadığı Yol Karanlık, arşivin üzerine bir örtü gibi indi. Sönen lambaların ardından geriye yalnızca taşların arasından usulca ilerleyen suyun mavimsi parıltısı kalmıştı. O solgun ışık, koridorun kıvrımlarını belli belirsiz aydınlatıyor; nemli duvarların üzerinde titreşerek sanki görünmeyen yazıları ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Eski kitapların kokusuna şimdi ıslak kayanın serinliği karışmış, zamanın bile yavaşladığı hissini veren ağır bir sessizlik her yeri doldurmuştu. Defne nefesini tuttu. Koridorun sonunda duran siluet artık görünmüyordu. Ayak sesleri de kesilmişti. Sanki orada hiç kimse olmamıştı. Azhan elini yavaşça Defne’nin omzuna koydu. “Olduğun yerde kal.” Sesi alçaktı ama sakindi. Defne başını hafifçe salladı. Gözleri karanlığa alışmaya başladıkça suyun oluşturduğu ince yol yeniden seçilir oldu. Dar taş oyuklardan akan berrak su, koridorun sonundaki kemerin altından geçiyor, daha önce fark etmedikleri dar bir yarığa doğru ilerliyordu. Tam o sırada… Taş duvarlardan biri derin bir iniltiyle titredi. Ardından ikinci bir ses duyuldu. Eski bir mekanizmanın yavaşça hareket ederken çıkardığı ağır, boğuk ses… Defne ile Azhan aynı anda dönüp baktılar. Kemerin sağ tarafındaki duvar, neredeyse fark edilmeyecek kadar yavaş bir şekilde geriye çekiliyordu. Yüzyıllardır açılmamış gibi görünen dar bir geçit ortaya çıktı. İçeriden serin bir hava yükseldi. O havanın içinde yağmurdan sonraki ormanların kokusu vardı. Defne istemsizce gözlerini kapattı. Bu kokuyu tanıyordu. Hatırlayan Taşlar’ın gösterdiği hatırada… Lal’in sabah uyandığı evde… Aynı koku vardı. Azhan fenerini yeniden yaktı. Titrek ışık geçidin içine vurduğunda taş basamaklar ortaya çıktı. Basamaklar aşağı doğru kıvrılarak gözden kayboluyordu. Duvarlar ise sıradan kayadan yapılmamıştı. Her biri tek parça açık gri taşlardan oyulmuştu ve yüzeylerine ince kabartmalar işlenmişti. Defne ilk kabartmanın önünde durdu. Bir kadın figürü… İki eliyle suya dokunuyordu. Etrafında küçük çocuklar diz çökmüş, avuçlarını aynı suya uzatıyordu. Kadının yüzü aşınmıştı. Fakat başının üzerinde ışığı andıran ince çizgiler hâlâ seçilebiliyordu. Bir sonraki kabartmada ise aynı kadın, elindeki küçük bir mührü başka birine uzatıyordu. Üçüncü taşta… Kadın yoktu. Yalnızca akan bir nehir ve nehrin iki kıyısında duran yedi taş sütun vardı. Defne derin bir nefes aldı. “Bu resimler…” Azhan cümlesini tamamladı. “…bir hikâye anlatıyor.” İkisi de ağır adımlarla aşağı inmeye devam etti. Her basamakta hava biraz daha serinliyor, suyun sesi biraz daha belirginleşiyordu. Sonunda dar koridor genişledi. Yuvarlak biçimde oyulmuş eski bir salona ulaştılar. Salonun tam ortasında taş bir havuz bulunuyordu. Havuzun içindeki su durgundu. Ne bir dalga vardı… Ne de tek bir damlanın sesi… Fakat yüzeyi gökyüzü gibi parlıyordu. Tavan tamamen kapalı olmasına rağmen suyun içinde yıldızlar görünüyordu. Defne büyülenmiş gibi havuza yaklaştı. Eğilip dikkatle baktığında kendi yansımasını görmeyi bekledi. Fakat su ona başka bir yüz gösterdi. Lal… Genç kadın gülümsüyordu. Kucağında henüz doğmamış bebeğini korur gibi ellerini karnına koymuştu. Görüntü birkaç nefes sürdü. Sonra yavaşça değişti. Lal’in yerini yaşlı bir kadın aldı. Saçları bembeyazdı. Yüzündeki çizgiler derindi. Boynunda Defne’nin taşıdığı gümüş anahtarın çok daha eski bir benzeri asılıydı. Kadın doğrudan Defne’ye baktı. Dudakları kıpırdadı. Bu kez sesi de duyuldu. “Hatıralar yalnızca geçmişi saklamaz.” “Seni bekleyen yolu da korur.” Suyun yüzeyi hafifçe dalgalandı. Yaşlı kadının görüntüsü dağıldı. Yerine tek bir sembol belirdi. Su damlasının içine işlenmiş ince bir daire… Ve dairenin tam ortasında küçücük bir tohum… Defne şaşkınlıkla geri çekildi. “Bu sembolü daha önce görmedim.” Azhan havuza yaklaştı. Uzun süre sessizce baktı. Sonra yavaşça diz çöktü. “Evet…” “…çünkü bu, mühür değil.” Defne ona döndü. “Öyleyse nedir?” Yaşlı adam avucunu taş zemine koydu. Gözlerini kapattı. Sanki yıllar önce öğrendiği bir bilgiyi hatırlamaya çalışıyordu. Bir sür…