22. Bölüm: Hatırlayan Taşlar
Yazar: Bircan Mazhar

22. Bölüm : Hatırlayan Taşlar Sabahın ilk ışıkları henüz gökyüzünün kurşuni örtüsünü yırtmaya cesaret edememişken, arşivin taş duvarlarına sinmiş ağır sessizlik, geceden kalan uğultuyu içinde saklamaya devam ediyor, eski rafların arasında asılı duran gölgeler sanki görünmeyen bir nefesin ritmine göre usul usul yer değiştiriyor, yüzyıllardır aynı yerde duran taş sütunlar bile çok eski bir sırrın yeniden dile gelmesini bekleyen sessiz tanıklar gibi karanlığın içinde yükseliyordu; Defne, parşömenin son satırına uzun süre gözlerini ayırmadan baktıktan sonra avuçlarının içindeki hafif titremeyi fark etti ve bunun korkudan değil, derinlerde unutulmuş bir hatıranın yavaş yavaş uyanmasından kaynaklandığını hissetti. Azhan, fotoğrafı dikkatle yeniden incelediğinde daha önce fark edilmeyen ince bir ayrıntı gözüne çarptı; Lal’in arkasındaki taş tapınağın girişinde duran sütunlardan birinin üzerine oyulmuş kırık daire sembolünün tam ortasında küçük bir yıldız işareti vardı ve aynı işaret, parşömenin alt köşesinde neredeyse görünmeyecek kadar silik bir biçimde yeniden beliriyordu. İki sembol üst üste getirildiğinde, yılların yıprattığı liflerin arasından ince çizgiler birbirine bağlanmaya başladı; sanki eski mürekkep değil de taşın hafızası yeniden konuşuyordu. Çizgiler tamamlandığında karşılarına bir harita çıktı. Ne bir şehir adı vardı ne de bilinen bir yol; yalnızca dağların arasına gizlenmiş, üç nehrin birleştiği noktayı gösteren eski bir işaret ve hemen altında tek satırlık bir uyarı duruyordu: “Hatırlayan taşlara yalnızca mühür cevap verir.” Defne, bu cümleyi sessizce tekrar ederken göğsünün tam ortasında açıklayamadığı bir ağırlık hissetti; sanki o sözler yalnızca okunmak için değil, çok uzun zaman önce verilmiş bir sözü yeniden uyandırmak için yazılmıştı. Aynı anda şehrin diğer ucunda ben, bronz mührün sıcaklığının bu kez yalnızca tenime değil, etrafımdaki eşyaların üzerine de yayıldığını fark ettim; odadaki aynanın yüzeyi kısa bir an için durgun bir göl gibi dalgalandı, duvarlara düşen sabah ışığı altın renkli ince çizgilere ayrıldı ve bebeğim sakin ama kararlı bir hareketle avuçlarımın altına doğru yöneldi. O an gözlerimin önünde bir görüntü belirdi; yüksek kayalıkların arasına kurulmuş eski bir tapınak, girişini çevreleyen dev taş sütunlar ve sütunların yüzeyine oyulmuş yüzlerce isim… Fakat bu isimlerin hiçbiri okunamıyordu; yalnızca biri, bütün taşların arasından ışık saçarak belirginleşiyordu: Lal. Görüntü kaybolurken derinlerden gelen yumuşak bir kadın sesi, rüzgârın taşıdığı eski bir dua gibi zihnime ulaştı: “İsimler unutulabilir, fakat emanet hiçbir zaman unutulmaz.” Aynı sözlerin yankısı, kilometrelerce ötede arşivin taş odasında da hissedildi; masanın üzerindeki eski parşömenin kenarları hafifçe kıvrıldı, haritanın tam ortasında küçük bir nokta altın renkli bir ışıkla parladı ve Azhan, yıllardır peşinden koştuğu bütün izlerin ilk kez tek bir yerde birleştiğini anlayarak Defne’ye döndü. İkisi de konuşmadı, çünkü bazı kararlar kelimelerle değil, aynı gerçeği aynı anda fark eden insanların sessizliğiyle alınırdı. Arşivin ağır kapısı yavaşça açılırken dışarıdaki serin sabah havası içeri doldu, fakat o serinlik bile içeride uyanan kadim çağrıyı bastıramadı; artık geçmiş yalnızca araştırılan bir hikâye olmaktan çıkmış, yaşayanların yolunu değiştirecek bir güce dönüşmüştü ve onları bekleyen yol, unutulmuş taşların hafızasına doğru uzanıyordu.