19. Bölüm: Kehanetin İlk Rüyası
Yazar: Bircan Mazhar

19. Kehanetin İlk Rüyası Arşivin içinde beliren kırmızı harflerin son ışığı da eski parşömenin liflerinin arasına yavaşça çekilirken, odanın üzerine çöken sessizlik artık bildikleri sessizliklerden biri olmaktan çıkmıştı; bu, yüzyıllardır mühürlü kalan bir kapının ilk kez aralanmasıyla uyanan, geçmişin bugünün içine ağır ağır sızdığı, nefes almanın bile görünmeyen bir yankı oluşturduğu tuhaf bir sessizlikti. Defne, elindeki eski fotoğrafa bakmaya devam ediyor, “Lal” ismi zihninde durmadan dönüyor, o ismi daha önce hiç duymamış olmasına rağmen kalbinin en derin yerinde açıklayamadığı eski bir özlem büyüyordu. Azhan ise açık duran deri kaplı deftere yaklaşırken, sayfanın üzerinde beliren kırmızı yazıların mürekkep olmadığını, sanki parşömenin kendi içinden doğduğunu fark ediyor, yıllardır araştırdığı bütün kayıp kayıtların, çözülemeyen aile soylarının ve yarım bırakılmış soruşturmaların görünmeyen tek bir noktada birleşmeye başladığını hissediyordu. Arşivin duvarlarına sinmiş rutubet kokusu giderek ağırlaşıyor, eski kitapların arasında dolaşan soğuk hava tenlerine dokundukça içlerine işleyen ürpertici bir his bırakıyor, tavandan sarkan pirinç lambaların titrek ışıkları rafların arasındaki gölgeleri sürekli yer değiştiren canlı varlıklara dönüştürüyordu. Dışarıda yağmur yeniden başlamış, damlalar taş pencerelere usul usul vururken eski duvar saatinin tik takları sanki normalden daha yavaş atmaya başlamış, her saniye zamanı biraz daha esnetiyor, geçmiş ile bugün arasındaki görünmez perdeyi inceltiyordu. Tam o sırada şehrin başka bir köşesinde ben, göğsümde taşıdığım bronz mührün sıcaklığını avuçlarımın altında hissederek yatağımın kenarında sessizce oturuyordum. Karnımın üzerinde duran ellerimin altında bebeğim usulca hareket ediyor, her kıpırtısıyla birlikte mührün içinden yayılan sıcaklık biraz daha artıyor, kalbimin ritmi açıklayamadığım bir çağrının etkisiyle hızlanıyordu. O gece havada alışılmadık bir ağırlık vardı; açık bıraktığım pencerenin önündeki ince perde, içeride tek bir rüzgâr olmamasına rağmen ağır ağır dalgalanıyor, odanın köşelerine çöken gölgeler ay ışığının yönüne uymadan kendi iradeleriyle yer değiştiriyor, duvarlarda beliren silik şekiller bazen eski yazıları, bazen kırık daireleri, bazen de bronz mührün üzerindeki sembolleri andırıyordu. Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladığında bunun sıradan bir yorgunluk olmadığını hissettim; sanki görünmeyen bir el beni yavaşça uykunun derinliklerine değil, yıllardır beni bekleyen başka bir dünyanın kapısına doğru çekiyordu. Gözlerimi kapattığım anda etrafımı çevreleyen karanlık bildiğim hiçbir geceye benzemiyordu. Önce sonsuz bir sessizlik vardı. Ardından ayaklarımın altındaki boşluk ağır ağır şekillenmeye başladı. Yoğun sis tabakası yavaşça çekilirken kendimi siyah taşlardan yapılmış, sonu görünmeyen eski bir yolun başlangıcında buldum. Yolun iki yanında gökyüzüne kadar yükselen dev sütunlar sıralanıyor, sütunların yüzeylerine oyulmuş binlerce eski sembol soluk altın ışıklarla titreşiyor, taşların arasından ince su damarları akarak sessizce önümde uzanan göle doğru ilerliyordu. Ne rüzgâr vardı ne kuş sesi ne de yaşayan herhangi bir varlığın nefesi… Buna rağmen her yer, görünmeyen binlerce insanın aynı anda fısıldadığı anlaşılmaz kelimelerle doluydu. O fısıltılar kulaklarıma değil, doğrudan zihnime ulaşıyor, anlamlarını kavrayamasam da içimde çok eski bir hatırayı uyandırıyordu. Yavaşça yürümeye başladım. Attığım her adımın ardından taş zeminde su halkaları oluşuyor, halkaların içinde birbirini takip eden görüntüler beliriyordu. Defne’nin arşivin derinliklerinde kırmızı harflerle dolan eski deftere bakışı… Azhan’ın sararmış fotoğrafın arkasında yazan “Lal” ismini ilk kez okuduğu an… Yağmur altında yürüyen küçük bir kız çocuğu… Boynunda bronz bir mühür taşıyan genç bir kadın… Ardından bütün görüntüler suyun içine düşen tek damlalık bir gözyaşı gibi dağılıyor ve yerlerini başka hatıralara bırakıyordu. O an anladım ki gördüğüm şeyler bana ait değildi. Bunlar, yıllardır saklan…