188. BÖLÜM: UYANAN EFSANE
Yazar: Bircan Mazhar

188. BÖLÜM: UYANAN EFSANE Dördüncü Kapı’nın taş kanatları ağır bir gürültüyle açılırken içeriden ne karanlık ne de ışık yükseldi. Kapının ardında, ufka kadar uzanan gümüş renkli yoğun bir sis vardı. Sis hareketsiz görünmesine rağmen canlıymış gibi nefes alıyor, her dalgalanışında toprağın derinliklerinden gelen uğultuyu daha da güçlendiriyordu. O uğultu kısa süre sonra güçlü bir boru sesine dönüştü. Ses yalnızca kulaklarda değil, taş sütunlarda, havada ve herkesin kalbinde yankılanıyordu. Lalin, göğsündeki Hayat Ağacı mührünün hiç olmadığı kadar sıcak olduğunu hissetti. Saydam kalem avucunda ağırlaşmış, sanki görünmeyen bir gücün çağrısına cevap veriyordu. Azhan yavaşça dizlerinin üzerine çöktü ve elini taş zemine koydu. Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Demir ne yaptığını sorduğunda, yalnızca toprağın sesini dinlediğini söyledi. Çünkü ona göre uyanan şey yalnızca eski bir mühür değildi; bin yıldır unutulan kadim bir çağ yeniden nefes almaya başlamıştı. Sis yavaşça iki yana ayrıldı. Arkasında göğe yükselen dev taş sütunlar belirdi. Her sütunun üzerinde farklı mühürler işlenmişti; Kurt Mührü, Güneş Mührü, Ateş Mührü, Su Mührü ve Hayat Ağacı’nın en eski sembolleri. Ancak hepsinin ortasında diğerlerinden daha büyük, simsiyah bir sütun yükseliyordu. Bu sütunun üzerindeki mühür parçalanmıştı. Taşların arasından siyah ışık sızıyor, toprağın altına kökler gibi yayılıyordu. Her birkaç saniyede bir derinden gelen kalp atışına benzeyen ses duyuluyor, o sesle birlikte sütun biraz daha çatlıyordu. Lalin’in elindeki saydam kalem bir anda havaya yükseldi. Kimsenin dokunmasına gerek kalmadan havada eski harflerle tek bir isim yazdı. Azrak. Bu isim tamamlanır tamamlanmaz bütün sütunlar aynı anda titredi. Rüzgâr sertleşti. Gökyüzü karardı. Azhan başını eğdi ve yıllardır sakladığı gerçeği anlatmaya başladı. Bin yıl önce mühürlenen şeyin bir yaratık olmadığını, bir zamanlar insanların koruyucusu olan bir insan olduğunu söyledi. İlk Yazıcı, İlk Muhafız ve İlk Koruyucu’nun onu birlikte mühürlemek zorunda kaldığını, çünkü onun artık ölmeyi kabul etmediğini fısıldadı. Tam o anda siyah sütunun üzerinde derin çatlaklar oluştu. Önce siyah duman yükseldi. Ardından taşların arasından uzun, kemiksi parmaklar dışarı uzandı. Sütun büyük bir gürültüyle parçalanırken içinden uzun boylu bir adam ağır adımlarla çıktı. Üzerindeki siyah zırh zamana meydan okuyacak kadar sağlamdı. Omuzlarına kadar uzanan beyaz saçları görünmeyen bir rüzgârla dalgalanıyor, yüzü insan yüzüne benzese de gözlerinin yerinde yıldızsız bir gecenin sonsuz karanlığı duruyordu. Çevresine uzun uzun baktı. Sanki bin yıllık uykudan yeni uyanmıştı. Sonunda bakışlarını Lalin’in üzerinde durdurdu. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. “Demek Son Yazıcı sensin.” Lalin cevap vermedi. Saydam kalemi iki eliyle kavradı. İçinde korku vardı ama geri çekilmedi. Azrak birkaç adım daha yaklaştı. Attığı her adımda taş zeminde siyah çatlaklar oluşuyor, havadaki sessizlik daha da ağırlaşıyordu. Sonra yavaşça elini uzattı. “Benden korkma.” “Ben bu dünyanın ilk düşmanı değilim.” “İlk hatasıyım.” Bu sözler herkesi derin bir sessizliğe gömdü. Azhan gözlerini kapattı. Çünkü bu cümleyi daha önce de duymuştu. Bin yıl önce, mühür kapanmadan hemen önce söylenen son söz buydu. Tam o sırada gökyüzü büyük bir gürültüyle ikiye ayrıldı. Bulutların arasından siyah bir ay yükselmeye başladı. Ayın ışığı toprağa değdiği anda bütün mühürler soluk mavi bir ışıkla parladı. Fakat Hayat Ağacı mührü diğerlerinden farklı tepki verdi. Lalin’in göğsündeki mühür iki parçaya ayrıldı ve içinden daha önce hiç görülmemiş yeni bir sembol ortaya çıktı. Kökleri karanlığa, dalları ise ışığa uzanan yeni bir Hayat Ağacı… Azrak bu sembolü görünce ilk kez şaşkınlıkla geri çekildi. “Demek kehanet doğruymuş…” diye fısıldadı. “Işığı taşıyan Son Yazıcı…” “…karanlığı da taşıyacak.”