186. BÖLÜM: LANETİN SAHİBİ
Yazar: Bircan Mazhar

186. BÖLÜM: LANETİN SAHİBİ Salonun taş zemini şiddetle sarsılırken merdivenlerin en üst basamağında duran siyah siluet elindeki yeşil alevli feneri yavaşça havaya kaldırdı. Fenerden yükselen soluk ışık duvarlara vurduğu anda yıllardır kazınmış gibi görünen eski portrelerin yüzleri yeniden belirmeye başladı. Fakat bu yüzler yaşayan insanlara ait değildi. Her biri korkuyla donmuş, son nefesini verirken taşın içine hapsedilmiş insanlar gibi Lalin’e bakıyordu. Koridorun derinliklerinden çocuk kahkahaları yükseldi, ardından kahkahalar bir anda çığlıklara dönüştü. Konağın bütün kapıları aynı anda kendi kendine açılıp kapanmaya başladı. Ahşap merdivenler görünmeyen ayakların ağırlığıyla gıcırdıyor, tavandan ince siyah küller yağmur gibi dökülüyordu. Demir kılıcını kaldırmak istedi ancak kolu görünmeyen bir güç tarafından aşağı bastırıldı. Aylin’in dudaklarından hiçbir dua çıkmıyor, Aras’ın taşıdığı mühür ise gittikçe kararıyordu. Yalnızca Lalin’in elindeki saydam kalem ışığını kaybetmiyor, karanlığın ortasında tek başına parlamaya devam ediyordu. Azhan birkaç adım öne çıktı. Yüzündeki sakin ifade kaybolmuş, yerini yıllardır taşıdığı derin bir pişmanlık almıştı. Gözlerini siyah siluetten ayırmadan konuştu. “Bu laneti sen başlatmadın.” “Ben başlattım.” Lalin şaşkınlıkla ona döndü. Azhan derin bir nefes aldı. “Yıllar önce gerçeği öğrenebilmek için yasak mühürü kırdım. O mühür açıldığında yalnızca bilgi değil… insanların bastırdığı bütün korkular da özgür kaldı. O günden sonra bu konak yaşayanların evi olmaktan çıktı. Korkuların yuvasına dönüştü.” Siyah siluet ağır ağır merdivenlerden inmeye başladı. Attığı her adımda ahşap basamaklar çürüyerek toza dönüşüyor, fakat kendisi hiç düşmüyordu. Fenerin içindeki yeşil alev giderek büyüyor, alevlerin arasında yüzlerce gölge yüz beliriyordu. İçlerinden biri aniden Lalin’in dikkatini çekti. Bu yüz… Küçük Lalin’di. Fenerin içinde ellerini cama vuruyor, sessizce yardım istiyordu. Lalin istemsizce bir adım attı. Tam o anda Azhan kolundan tuttu. “Sakın.” “O seni çağırmıyor.” “Senin korkun seni çağırıyor.” Lalin durduğu yerde kaldı. Kâbus Bekçisi’nin sesi yeniden bütün konağı doldurdu. “Korkularına inanan…” “…onların esiri olur.” Bir anda konağın duvarları erimeye başladı. Taşların yerini sonsuz gibi görünen siyah bir boşluk aldı. Ne tavan kalmıştı ne de zemin. Herkes karanlığın ortasında duran tek bir platformun üzerinde bulunuyordu. Platformun tam merkezinde ise siyah mermerden yapılmış eski bir taht yükseliyordu. Taht boş değildi. Üzerinde oturan varlığın yüzü uzun siyah bir maskeyle kaplıydı. Maskenin üzerinde tek bir sembol vardı. Kırılmış Hayat Ağacı. Varlık yavaşça ayağa kalktı. Sesi ne erkek ne de kadındı. Sanki binlerce insan aynı anda konuşuyordu. “Son Yazıcı…” “Sonunda beni buldun.” Lalin saydam kalemi iki eliyle kavradı. “Sen kimsin?” Maskeli varlık birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra maskesini yavaşça çıkarmaya başladı. Maske yere düştüğü anda bütün platform şiddetle sarsıldı. Lalin’in gözleri büyüdü. Çünkü karşısında duran yüz… Kendi yüzüydü. Ancak gözleri tamamen siyahtı. Dudaklarında ise insanı ürperten soğuk bir gülümseme vardı. Karanlık suret başını hafifçe eğdi. “Ben senin düşmanın değilim…” “…olabileceğin kişiyim.”