KAN

183. BÖLÜM: KÂBUSLAR KAPISI

Yazar:

KAN - Bircan Mazhar kitap kapağı
KAN kitap kapağı

183. BÖLÜM: KÂBUSLAR KAPISI Kâbus Bekçisi’nin son sözleri Hatırlayanlar Ocağı’nın taş duvarlarında defalarca yankılandı. Sessizlik çöktüğünde salonun ortasındaki taş zemin derin bir gürültüyle ikiye ayrıldı. Çatlağın içinden yükselen siyah sis, tavana kadar uzanarak girdap oluşturmaya başladı. Girdabın içinde birbirine karışan yüzler beliriyor, birkaç saniye sonra yeniden karanlığın içine gömülüyordu. Kimi yardım istiyor, kimi korkuyla bağırıyor, kimi ise yalnızca ağlıyordu. O seslerin hiçbiri tam olarak seçilemiyor, fakat insanın yüreğine işleyen tarifsiz bir acı bırakıyordu. Lalin, saydam kalemi iki eliyle kavradı. Kalemin içindeki ışık, sanki onun kalp atışlarıyla birlikte nefes alıp veriyordu. Göğsündeki Hayat Ağacı mührü yeniden ısındı ve avucundan yükselen ince ışık halkaları salona yayıldı. Ancak bu kez karanlık geri çekilmedi. Aksine ışığın üzerine doğru yürümeye devam etti. Kâbus Bekçisi ağır adımlarla yaklaştı. Taş maskesindeki çatlaklar biraz daha genişledi. İçlerinden yükselen beyaz sis salonun tavanına ulaştığında kubbenin üzerinde eski yazılar belirmeye başladı. Yazılar hiçbir dile benzemiyordu. Fakat Lalin onları okuyabiliyordu. “Korkusuyla yüzleşmeyen, emaneti taşıyamaz.” Bu cümle tamamlanır tamamlanmaz salon bir anda değişti. Demir, Aylin ve Aras gözden kayboldu. Ocak Ninesi de yok olmuştu. Lalin kendisini tek başına, sonsuz gibi görünen taş bir koridorda buldu. Koridorun iki yanında yüzlerce kapı vardı. Kapıların her birinin üzerinde farklı bir isim yazıyordu. “Kaybetme…” “Yalnızlık…” “İhanet…” “Pişmanlık…” “Ölüm…” “Unutulmak…” Kapılar yavaşça kendi kendine açılıp kapanıyor, içlerinden soğuk nefesler yükseliyordu. Koridorun sonunda ise diğerlerinden daha büyük siyah bir kapı duruyordu. Üzerinde hiçbir isim yoktu. Yalnızca çatlamış bir ayna işlenmişti. Lalin kapıya doğru yürüdükçe duvarlardan fısıltılar yükselmeye başladı. “Geç kalacaksın…” “Hepsini kaybedeceksin…” “Başaramayacaksın…” Sesler giderek çoğalıyor, birbirine karışıyor, koridorun taşlarını titretiyordu. Lalin bir an durdu. Derin bir nefes aldı. Sonra gözlerini kapattı. İlk Yazıcı’nın son cümlesini hatırladı. “Hikâyeler, onları yazanlarla değil… onları yaşatanlarla sonsuza kadar var olur.” Kalemi göğsüne bastırdı. “Ben korkularımı yok etmeye gelmedim.” “Onları anlamaya geldim.” Bu sözlerle birlikte saydam kalem güçlü bir ışık yaydı. Koridordaki bütün fısıltılar bir anda sustu. Kapıların üzerindeki yazılar yavaş yavaş silindi. En sondaki siyah kapının aynası ise çatlayarak yere düştü. Kapı ağır ağır açıldı. İçeride karanlık yerine eski bir çocuk odası vardı. Pencereden yağmur damlaları süzülüyor, odanın ortasında küçük bir ahşap sandalye duruyordu. Sandalyenin üzerinde ise sırtı dönük küçük bir çocuk oturuyordu. Çocuk yavaşça ayağa kalktı. Arkasını döndü. Lalin’in nefesi kesildi. Çocuğun yüzü… Kendi çocukluğundaki hâliydi. Küçük Lalin’in gözlerinden sessizce yaşlar akıyordu. Titrek sesi odanın içinde yankılandı. “Beni neden burada tek başıma bıraktın?” O anda Lalin anladı. Karşısındaki varlık bir hayalet değildi. Bir yanılsama da değildi. Yıllardır kalbinin en derin köşesinde susturduğu korkuların ve yalnızlığın hatıraya dönüşmüş hâliydi. Ve Kâbus Bekçisi’nin gerçek sınavı şimdi başlıyordu.

Bölümün tamamını WritePad'de oku