181. BÖLÜM: UNUTULAN YEMİN
Yazar: Bircan Mazhar

181. BÖLÜM: UNUTULAN YEMİN Ocak Ninesi’nin sözleri salonun taş duvarlarında uzun süre yankılandı. Üç çan sesi kesilmişti, fakat geride bıraktığı ağırlık hâlâ hissediliyordu. Hatırlayanlar Ocağı’ndaki bütün emanetler aynı anda hafifçe titreşmeye başladı. Raflarda duran eski oyuncaklar, mektuplar, bastonlar ve kumaş parçaları sanki görünmeyen bir rüzgârın dokunuşunu hissediyormuş gibi usulca sallanıyordu. Lalin, saydam kalemi avucunda sıkıca tuttu. “Yardım etmeyi unutanlar…” “Bu ne anlama geliyor?” Ocak Ninesi ağır adımlarla salonun en eski rafına doğru yürüdü. Orada, diğerlerinden daha küçük, koyu renkli ahşaptan yapılmış bir kutu duruyordu. Kutunun kapağında yalnızca tek bir sembol vardı. İç içe geçmiş iki el… Fakat ellerden biri diğerini bırakıyordu. Yaşlı kadın kutuyu dikkatlice açtı. İçinden sararmış, ince bir parşömen çıktı. Parşömenin kenarları yanmıştı. Üzerindeki yazılar ise neredeyse silinmişti. Ocak Ninesi titrek bir sesle okumaya başladı. “Bizler…” “…güçlü olduğumuz sürece zayıfı koruyacağımıza…” “…bildiğimiz sürece bilmeyene yol göstereceğimize…” “…unutmayacağımıza…” “…ve unutturmayacağımıza yemin ederiz.” Kadın okumayı bıraktı. Sessizlik çöktü. Demir usulca sordu. “Bu yemin kime ait?” Ocak Ninesi gözlerini kapattı. “İlk Hatırlayanlara.” “Yeni çağ başlamadan çok önce…” “İnsanlar birbirlerinin yükünü taşımaya söz vermişti.” “Fakat zaman geçtikçe…” “…o söz unutuldu.” Tam o anda parşömenin son satırı kendiliğinden belirmeye başladı. Daha önce görünmeyen harfler yavaş yavaş ortaya çıktı. “Yemin unutulduğunda, Ocak yalnız kalır.” Bu cümle tamamlanır tamamlanmaz salonun ortasındaki taş zemin hafifçe çatladı. Çatlağın içinden ince bir ışık yükseldi. Işık giderek büyüdü ve havada yaşlı bir adamın siluetine dönüştü. Siluetin yüzü seçilmiyordu. Ama sesi son derece sakindi. “Hatırlayanların Yazıcısı…” “Son sınavın başladı.” Lalin dikkatle dinledi. “Nasıl bir sınav?” Siluet elini uzattı. Havada üç ışık küresi belirdi. İlk kürenin içinde savaşlardan harap olmuş büyük bir şehir görünüyordu. İkinci kürede kurumuş topraklar ve susuz insanlar vardı. Üçüncü kürede ise kalabalık bir meydan… İnsanlar yan yana duruyordu. Ama hiçbiri birbirinin yüzüne bakmıyordu. Hepsi yalnızdı. Siluet konuşmaya devam etti. “Acıyı onarmak kolaydır.” “Açlığı gidermek mümkündür.” “Ama…” “…birbirine yabancılaşmış kalpleri yeniden buluşturmak…” “…en zor emanettir.” Lalin uzun süre üç küreye baktı. Sonra sakin bir sesle sordu. “Hangisine gitmeliyiz?” Yaşlı siluet gülümsedi. “İşte sınav da bu.” “Gerçek Hatırlayan…” “…tek bir yolu seçmez.” Bu sözlerle birlikte üç ışık küresi birbirine yaklaşmaya başladı. Sonunda tek bir büyük kürede birleştiler. Kürenin içinde şimdiye kadar gördükleri hiçbir yere benzemeyen bir şehir oluştu. Şehir aydınlıktı. Evler sağlamdı. İnsanlar sağlıklı görünüyordu. Fakat sokaklarda mutlak bir sessizlik hâkimdi. Kimse kimseye selam vermiyor… Hiçbir çocuk birlikte oynamıyor… Hiçbir kapı komşuya açılmıyordu. Ocak Ninesi derin bir üzüntüyle fısıldadı. “İşte…” “En büyük yıkım.” “Taşların değil…” “…kalplerin yalnızlaştığı şehir.” Kürenin altında altın harflerle tek bir isim belirdi. Sessiz Şehir Lalin, saydam kalemi yavaşça eline aldı. İçinde derin bir his uyanıyordu. Bu kez karşılarında ne karanlık bir düşman… Ne de çözmeleri gereken kadim bir mühür vardı. Bu yolculukta mücadele edecekleri şey, insanların birbirine yabancılaşmasıydı. Ve Lalin, bunun şimdiye kadar üstlendikleri bütün emanetlerden daha ağır olduğunu hissediyordu.