176. BÖLÜM: KAYIP KÜTÜPHANE
Yazar: Bircan Mazhar

176. BÖLÜM: KAYIP KÜTÜPHANE Kayıp Kütüphane’nin kubbeleri, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla birlikte gümüş renginde parlıyordu. Dağın zirvesine ulaşan taş yol, yüzyıllardır kimsenin ayak basmadığı kadar sessizdi. Lalin, Demir, Aylin ve Aras ağır adımlarla yükselirken rüzgârın taşıdığı binlerce ışıklı sayfa etraflarında dönüyor, her biri kısa bir anlığına bir hatırayı, bir ismi ya da yarım kalmış bir cümleyi gösterdikten sonra yeniden gökyüzüne karışıyordu. Kütüphanenin önüne vardıklarında dev kapılar kendiliğinden sonuna kadar açıldı. İçeri girdikleri anda eski kâğıdın, mürekkebin ve sedir ağacının kokusu bütün salonu doldurdu. Tavana kadar uzanan raflar, sayıları hesaplanamayacak kadar çok kitapla doluydu. Fakat hiçbir kitabın sırtında isim yazmıyordu. Her biri aynı renkte, aynı biçimde ve aynı sessizlikte raflarda bekliyordu. Lalin hayranlıkla etrafına bakarken Gölge Yazıcı ağır adımlarla salonun tam ortasına yürüdü. Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. “Hiç değişmemiş…” diye fısıldadı. “Bin yıl önce ayrıldığım gün nasılsa, bugün de öyle.” Demir şaşkınlıkla ona döndü. “Burayı tanıyor musun?” Gölge Yazıcı başını eğdi. “Çünkü ben de bir zamanlar bu kütüphanenin yazıcılarından biriydim.” Salondaki sessizlik daha da derinleşti. Aylin şaşkınlıkla, “Öyleyse neden ayrıldın?” diye sordu. Gölge Yazıcı cevap vermeden salonun ortasında duran yuvarlak taş masaya baktı. Masanın üzerinde tek bir kitap vardı. Diğer bütün kitapların aksine bu kitabın kapağı açıktı. Ancak sayfaları tamamen boştu. Adam yavaşça konuştu. “İlk Yazıcı bana bir görev vermişti.” “‘İnsanların umutlarını yaz.’ demişti.” “Ben ise ona şu soruyu sordum.” “‘Ya acıları?’” “‘Ya pişmanlıkları?’” “‘Ya hiç anlatılmayan karanlıklar?’” “İşte o gün yollarımız ayrıldı.” Lalin sessizce dinliyordu. Gölge Yazıcı’nın sesi ilk kez kırıldı. “Ben karanlığı yazmaya başladım.” “Onlar ise yalnızca ışığı.” “Ve sonunda…” “…hikâye ikiye bölündü.” Tam o sırada Lalin’in elindeki Yazıcı Kalemi kendi kendine havaya yükseldi. Gölge Yazıcı’nın siyah kalemi de ona doğru hareket etti. İki kalem taş masanın üzerinde duran boş kitabın üzerine geldi. Kitabın ilk sayfasında tek bir cümle belirdi. “Gerçek, ışık ile gölgenin birlikte okunmasıdır.” Cümle tamamlandığı anda kütüphanenin bütün rafları titremeye başladı. Binlerce kitap aynı anda kendiliğinden açıldı. Salonun içinde sayfaların çevrilme sesi yankılandı. Fakat bu ses uzun sürmedi. Kütüphanenin en derin raflarından birinden ağır bir zincir sesi duyuldu. Şıngır… Şıngır… Şıngır… Ardından eski bir kapının yavaşça açıldığı işitildi. Salonun en arkasındaki duvar iki yana ayrıldı. Arkasında daha önce görülmeyen karanlık bir bölüm ortaya çıktı. İçeride yalnızca tek bir kürsü vardı. Kürsünün üzerinde ise siyah taşlardan yapılmış eski bir sandık duruyordu. Sandığın kapağında tek bir mühür bulunuyordu. Mühür ne altındı ne gümüştü. Yarısı ışıktan… Yarısı gölgeden oluşuyordu. Lalin’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Hatırayı Koruyanların sesi yeniden duyuldu. “İşte…” “İlk Yazıcı’nın Son Cümlesi…” “Bin yıldır bu sandığın içinde bekliyor.” Fakat Lalin sandığa doğru ilk adımını attığı anda salonun bütün ışıkları söndü. Kütüphaneyi derin bir sessizlik kapladı. Ardından karanlığın içinden yaşlı ama güçlü bir ses yankılandı. “Son cümleyi okumaya gelen…” “…önce kendi hikâyesinin eksik sayfasını tamamlamalıdır.” Ses kesildi. Ve sandığın üzerindeki ışık-gölge mührü yavaşça dönmeye başladı.