175. BÖLÜM: İKİNCİ KALEM
Yazar: Bircan Mazhar

175. BÖLÜM: İKİNCİ KALEM Altın renkli Yazıcı Kalemi ile siyah tüy kalem aynı anda titreşmeye başladı. İki kalemin yaydığı ışık ve gölge birbirine karışıyor, boğazın taş duvarlarında birbirini takip eden dalgalar oluşturuyordu. Ne altın ışık karanlığı tamamen silebiliyor ne de siyah gölge ışığı yok edebiliyordu. İkisi de birbirini dengeliyor, birbirlerinin varlığını kabul ediyordu. Lalin gözlerini Gölge Yazıcı’dan ayırmadan sakin bir sesle konuştu. “Sen bizim düşmanımız değilsin.” Gölge Yazıcı hafifçe gülümsedi. “İnsanlar, anlamadıkları herkese önce düşman der.” “Ben yalnızca eksik bırakılan hikâyeleri tamamlıyorum.” Demir bir adım öne çıktı. “Ama insanların umutlarını da ellerinden alıyorsun.” Gölge Yazıcı başını iki yana salladı. “Hayır.” “Ben onların umutlarını almıyorum.” “Ben, umutlarının üzerine örttükleri yalanları kaldırıyorum.” Bu sözlerin ardından siyah kalemi havaya kaldırdı. Kalemin ucundan tek bir damla siyah mürekkep yere düştü. Toprağa değdiği anda önlerinde büyük bir ayna yükseldi. Fakat bu sıradan bir ayna değildi. İçinde yüzlerini değil… Geçmişlerini görüyorlardı. Demir aynada gençliğini gördü. Verdiği yanlış bir karar yüzünden kaybettiği dostunu… Yıllarca vicdanında taşıdığı pişmanlığı… Aylin, bir zamanlar korktuğu için sustuğu günü gördü. O sessizlik yüzünden değişen hayatları… Aras ise affetmek için çok geç kaldığı kardeşini… Her biri kendi kalplerinde sakladıkları en ağır yükle yeniden karşı karşıya kalmıştı. Lalin aynaya baktığında ise hiçbir görüntü oluşmadı. Yalnızca sakin bir göl görünüyordu. Gölün yüzeyi hareketsizdi. Derken suyun ortasında küçük bir çocuk belirdi. Çocuğun elinde kırılmış bir kalem vardı. Başını kaldırıp doğrudan Lalin’e baktı. “Hikâyeler yalnızca yazılmaz…” “…dinlenir de.” Çocuk yavaşça gölün içine doğru yürüdü ve suyun altında kayboldu. Ayna aynı anda parçalanarak binlerce ışık tanesine dönüştü. Gölge Yazıcı şaşkınlıkla Lalin’e baktı. “Demek seni de sınadı.” Lalin sessizce başını salladı. “Geçmişimi inkâr etmeyeceğim.” “Ne acılarımı…” “Ne de umutlarımı.” Bu sözler söylenir söylenmez altın Yazıcı Kalemi daha parlak yanmaya başladı. Siyah kalemin üzerindeki karanlık ise ilk kez hafifledi. Gölge Yazıcı derin bir nefes aldı. “Yüzyıllardır bunu bekliyordum.” Demir kaşlarını çattı. “Neyi?” Adam elindeki siyah kaleme baktı. “Birinin bana ışığın karanlığı yok etmek için değil…” “…onu anlamak için de var olduğunu göstermesini.” Tam o anda iki kalem kendi kendine havaya yükseldi. Altın ve siyah ışık birbirine doğru yaklaştı. Birleşmediler. Ancak aralarında ince, gümüş renkli üçüncü bir ışık oluştu. Gökyüzüne doğru yükselen bu ışık, bulutların arasını yararak uzaklardaki dağların zirvesine ulaştı. Dağın tepesinde şimdiye kadar görünmeyen eski bir yapı belirdi. Yuvarlak kubbeli, tamamen beyaz taştan yapılmış kadim bir kütüphane… Kapıları yavaşça açıldı. İçeriden binlerce sayfanın aynı anda çevrildiği ses duyuldu. Gölge Yazıcı gözlerini o yapıya çevirdi. Yüzünde hem özlem hem de hüzün vardı. “Kayıp Kütüphane…” “Demek sonunda uyandı.” Hatırayı Koruyanların en yaşlısının sesi rüzgârla birlikte yeniden yankılandı. “Lalin…” “Son emanet orada saklanıyor.” “Fakat bu kez arayacağınız şey bir mühür…” “…bir anahtar…” “…ya da bir kitap değil.” “Siz…” “…ilk Yazıcı’nın bıraktığı son cümleyi bulacaksınız.” Bu sözlerin ardından dağın zirvesindeki kadim kütüphanenin kapıları tamamen açıldı ve içinden gökyüzüne doğru yükselen sayısız ışıklı sayfa, yeni yolculuğun başladığını haber verircesine rüzgârın kanatlarına karıştı.