170. BÖLÜM: SÖNMEYEN FENER
Yazar: Bircan Mazhar

170. BÖLÜM: SÖNMEYEN FENER Hatıra Ağacı’nın dalları arasından uzanan altın ışık yolu, salonun taş duvarlarını aşarak ufkun ötesine kadar uzanıyordu. Yolun sonunda yürüyen küçük kızın elindeki fener, karanlığın içinde titrek bir yıldız gibi yanıp sönüyordu. Alevi her zayıfladığında Hatıra Ağacı’nın dallarındaki cam damlalardan biri daha kararıyor, salondaki sessizlik biraz daha ağırlaşıyordu. Lalin gözlerini o küçük siluetten ayırmadı. “Onu görüyorum.” Hatırayı Koruyanların en yaşlısı başını salladı. “Çünkü artık sen de emanetin sesini duyabiliyorsun.” Demir ağır adımlarla Lalin’in yanına geldi. “Oraya nasıl gideceğiz?” Yaşlı koruyucu elini ağacın gövdesine koydu. Gövde boyunca ince çatlaklar oluştu. Çatlakların arasından altın renkli bir kapı yükseldi. Kapının üzerinde yalnızca tek bir sembol vardı. Yanan bir fener… Ve fenerin altında eski dilde yazılmış kısa bir cümle: “Işığını paylaşan, kendi ışığını kaybetmez.” Kapı kendiliğinden açıldı. İçeriden soğuk bir gece rüzgârı esti. Rüzgârın içinde yağmur kokusu vardı. Lalin ilk adımı attığında kendisini dar taş sokakların bulunduğu eski bir kasabada buldu. Gökyüzünü koyu gri bulutlar kaplamıştı. Yağmur ince ince yağıyor, taş kaldırımlar suyla parlıyordu. Kasabanın bütün evlerinin pencereleri kapalıydı. Hiçbir ocaktan duman yükselmiyor, hiçbir sokaktan insan sesi gelmiyordu. Yalnızca uzakta yürüyen küçük kız vardı. Elindeki fener artık çok zayıf yanıyordu. Lalin sessizce arkasından yürümeye başladı. Kız bir ara durdu. Omzunun üzerinden geriye baktı. Sanki Lalin’in geldiğini hissediyordu. Ama hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti. Kasabanın en eski meydanına geldiklerinde kız diz çöktü. Feneri taş zeminin üzerine bıraktı. Alev neredeyse sönmek üzereydi. Lalin yavaşça yanına yaklaştı. “Neden tek başınasın?” Küçük kız gözlerini kaldırdı. Gözleri yağmur damlaları kadar berraktı. “Çünkü herkes burayı unuttu.” “Evimizi…” “Hikâyemizi…” “Ve bizi…” Lalin diz çökerek onun göz hizasına indi. “Senin adın ne?” Kız başını iki yana salladı. “Bilmiyorum.” “Kimse uzun zamandır adımı söylemedi.” Bu söz Lalin’in yüreğini derinden sızlattı. Demir de sessizce yaklaştı. Bir an etrafındaki evlere baktı. Kapıların üzerinde silinmiş isimler vardı. Taş çeşmenin üzerindeki yazılar aşınmıştı. Meydandaki anıtın kitabesi ise tamamen boşalmıştı. Sanki bu kasabanın bütün hatırası yavaş yavaş dünyadan silinmişti. Tam o anda Lalin’in cebindeki eski mektup hafifçe parladı. Mektubun boş görünen arka yüzünde yeni satırlar belirdi. “Bir insanın adı unutulduğunda…” ”…ışığı yalnız kalır.” “Bir topluluğun adı unutulduğunda ise…” ”…zaman onları görünmez kılar.” Lalin mektubu kapattı. Sonra küçük kıza gülümsedi. “Bugünden sonra seni unutmayacağız.” Kızın gözlerinden sessizce iki damla yaş süzüldü. Tam o anda elindeki sönmeye yüz tutmuş fener yeniden alev aldı. Ama bu kez alev sarı değildi. Altın ve yeşil ışık birlikte yanıyordu. Aynı anda Hatıra Ağacı’nın salonundaki kararan cam damlalar yeniden parlamaya başladı. Hatırayı Koruyanlar derin bir nefes aldı. En yaşlı koruyucu fısıldadı. “İlk hatıra geri döndü.” Fakat sevinç uzun sürmedi. Kasabanın tam ortasında bulunan eski çan kulesi aniden sarsıldı. Yıllardır suskun duran büyük çan kendiliğinden çalmaya başladı. Tok… Tok… Tok… Her çan sesiyle birlikte kasabanın üzerine siyah bir sis inmeye başladı. Sis evlerin arasından ağır ağır ilerliyor, geçtiği yerlerde duvarlardaki isimleri tamamen siliyordu. Küçük kız korkuyla Lalin’in elini tuttu. “Yine geldi…” Lalin kararlılıkla sordu. “Kim?” Kız titreyen sesiyle tek bir kelime söyledi. “Unutuş…” O anda siyah sisin içinden uzun, pelerinli bir siluet yavaşça görünmeye başladı. Yüzü seçilmiyordu. Elinde ne silah vardı ne de asa. Yalnızca eski, kapalı bir kitap taşıyordu. Kitabın kapağında tek bir kelime yazıyordu. “Sessizlik.”